Tarih en iyi öğretmen olmasına rağmen geçmişte yaşanan Batı ile Osmanlı ve Rusya kapışmasından ve yaşanan acılardan bu günün Balkan devletleri ders almadı. Ukrayna savaşını bilek güreşine çeviren Batı ittifakı ve Rusya Balkanları tekrar barut fıçısı yaptı.
Balkan Göçmenleri Kültür ve Dayanışma Derneği (Bal Göç) Genel Merkezi Eğitim Komisyonu tarafından Ördekli Kültür Merkezi'nde Türkiye Cumhuriyeti'nin 100. Yılı etkinlikleri kapsamında gerçekleştirilen 'Balkan Savaşları; Nedenleri, Sonuçları ve Etkileri' konferansı yoğun bir katılım ile gerçekleşti.
Büyük ilgi gören ve moderatörlüğünü Uludağ Üniversitesi'nden Doçent Doktor Mustafa Berkay Aydın'ın yaptığı etkinliğin panelistleri ise Doçent Doktor Hacer Karabağ Arslan ve Uludağ Üniversitesi Öğretim Görevlisi Gürhan Korkmaz idi.
Türk toplumunu 100 yıldır yattığı uykudan uyandıracak nitelikteki etkinlikler zincirinin devamı niteliğindeki panelde paylaşılan bilgiler ile gündemi birkez daha belirleyen Bal Göç'ün etkinliğine başta Bulgaristan Bursa Konsolosu Momchil Rusinov ve Balkan Rumeli Türkleri Konfederasyonu Genel Başkanı Sabri Mutlu olmak üzere çok sayıda kamu kurum ve sivil toplum kuruluşu ile siyasi parti temsilcileri katıldı.
"1912'DE TRAJEDİ VE TRAVMA YAŞADIK"
Gerçekleştirilen etkinliğin açış konuşmasını yapan Bal Göç Genel Başkanı Profesör Doktor Emin Balkan birinci ve ikinci Balkan savaşlarının Türkler ve Müslümanlar açısından trajik bir süreci oluşturduğunu söyledi. 1912'lerde toplum olarak bir travma yaşandığının vurgusunu da yapan Balkan "Bunu iyi tahlil etmeliyiz" dedi.
Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk'ün bile ailesiyle birlikte bu göç travmasından nasibini aldığını ve büyük sıkıntılar yaşandığını belirten Emin Balkan Türkiye'nin dört bir tarafının yüzyılları kapsayan bir kültürü bünyesinde barındıran Balkan göçmenleri ile anlamlandığına dikkat çekti.
Türkiye Cumhuriyeti'nin 100 . Yıla ermesinin mutluluğunu yaşadıkları bu günlerde geçmişte yaşananları unutmadıklarını belirten Başkan Balkan, Avrupa Birliği bünyesinde bulunan 3 Balkan ülkesinde yaşayan insanlarımızın hala sıkıntılı olduğunu da vurguladı.
"TÜRKLER BULGARİSTAN'DA İKİNCİ SINIF VATANDAŞ"
Prof. Dr. Emin Balkan "Özellikle Bulgaristan'da hala ikinci sınıf vatandaş olarak görülüyoruz. Bulgaristan'da yaşananlar nedeniyle Bulgar dostlarımıza karşı negatif bir bakış açısı taşımıyoruz. Ancak Bulgaristan devletinin bize yönelik bakış açısını da göz ardı edemeyiz. Hala çözüm bekleyen sorunlarımız var" dedi.
Paneli yöneten Doç. Dr. Mustafa Berkay Aydın ise Bal Göç Genel Başkanı Emin Balkan'ın konuşmasının ardından katılımcılara Balkan savaşlarına dair kısa bir özetleme yaptı.
Bu savaşların askeri, ekonomik, sosyal, kültürel ve siyasal sonuçları açısından iyi irdelenmesi gerektiğini belirten Aydın Balkan savaşlarında yaşanan acıların günümüz ilişkilerini belirlememesi gerektiğini söyledi.
Mustafa Berkay Aydın ebedi Liderimiz Atatürk'ün "Yurtta sulh, cihanda sulh" özdeyişi ve ilkesini hatırlatarak "Emperyalistlerin heveslerini kursaklarında bırakmalız"dedi.
Mustafa Berkay Aydın ebedi Liderimiz Atatürk'ün "Yurtta sulh, cihanda sulh" özdeyişi ve ilkesini hatırlatarak "Emperyalistlerin heveslerini kursaklarında bırakmalız"dedi.
"BİZ TARİHİN ORTANCA ÇOCUKLARIYIZ"
Panelin ilk sunumunu ise Doç. Dr. Hacer Karabağ Arslan yaptı. Balkan savaşları öncesi bölgenin nüfus yapısı ve toplumların sosyal siyasal konumlarından örnekler veren Arslan ilginç bir tespitte bulunarak "Biz tarihin ortanca çocuklarıyız. Atalarımız ve bizden önceki kuşaklar büyük acılar yaşadı. Biz hiçbir şey görmedik.
Tarihin bir görevi var. Bize geçmişi en iyi öğreten odur. Bize düşen görev ise geçmişi iyi bilmektir" dedi.
Sunumunda Amerikalı tarihçi Justin A. McCarthy'nin Emperyalizmi ve milliyetçiliği batı kökenli kavramlar olarak nitelendirdiğini belirten Doç. Dr. Hacer Karabağ Arslan "Balkan coğrafyasında yaşanan büyük acılar için hangi devletler ve tarih neyi anlatıyor. Onu iyi analiz etmeliyiz" dedi.
BALKANLAR KELİMESİ DÜNYA DİLLERİNE TÜRKÇEDEN GEÇTİ
Sunumunda Balkanlar ve Rumeli kavramları ve bölge coğrafyası ile ilgili tarihsel bilgiler de veren Arslan burası ile ilgili ilk coğrafi kaydı bir Alman cografyacısının yaptığını ve Avrupanın güneydoğu bölgesi olarak tarif ettiğini anlattı.
Bölgenin adı olan Balkan veya Balkanlar sözünün Türkçe bir kelime olduğunu ve bu tanımı dünya dillerine Türklerin armağan ettiğine dikkat çeken Doç. Dr. Arslan Osmanlının ünlü sözlük yazarı ve edebiyatçısı Şemseddin Sami'nin oluşturduğu Kâmûs-ı Türkî adlı ünlü sözlükte bölgeyi "Sarp ve müselsel veya ormanla mestur dağ, silsile-i cibal" şeklinde tarif ettiğini ve Türkçe "-lAr" çokluk eki ile kurulan "Balkanlar" isminin, aynı zamanda "aile, boy, millet, topluluk, grup" anlamına geldiğini de aktardığını söyledi.
Buraya ait en Romantik ifadelerin Fransızca'da olduğu bilgisini de veren Arslan "Ancak Fransızca versiyonunda anlatılan Balkanlar isminin bile
bal-kan olarak iki türkçe kelimenin birleşiminden oluştuğu gerçeği görülmekte" dedi.
HRİSTİYANLIK VE MİLLİYETÇİLİK KAVRAMININ BALKANLARDAKİ ETKİSİ
Balkan coğrafyası ve ülkeleri hakkında uzun bir analiz yapan Uludağ Üniversitesi Öğretim Görevlisi Gürhan Korkmaz ise 1912'ye uzanan zaman diliminde milliyetçilik, cemaat kavramı ve sembollerin adeta 19 yüzyıl inşa sürecini oluşturduğu söyledi.
Balkanlara Hrıstiyanlık ve milliyetçilik kavramları üzerinden ayna tutan ve tarihsel tespitler yapan Korkmaz "İttihat ve Terakki ile Atatürk 'ün buradan çıkması tesadüf değil"dedi. Sunumunda Selanik'in coğrafi konumu ve Osmanlı İmparatorluğu açısından önemine de değinen Gürhan Korkmaz
bölgenin o tarihlerde kaynayan bir kazana dönüşmesine panortodoks fikrin neden olduğunu bütün slavları tek bayrak altında toplama düşüncesinin de bölgedeki kaçınılmaz sonu ve acılar ile kan deryası getirdiğini söyledi.
BALKAN YAŞAM BİÇİMİ VE OSMANLICILIK BOZULUYOR
Gürhan Korkmaz''ın verdiği bilgiye göre Osmanlıcılık mayasında yoğrulan Balkan milletlerinin din, dil, ırk farkı gözetmeksizin bir arada, kısmen karma bir yaşam sürdüğü süreçte XIX. yüzyılda Osmanlı Devleti’nde ortaya çıkan panislamist düşüncenin bile sarsamadığı, etkilenmediği Balkan yaşam biçimi Rusların liderlik ettiği, İngilizler başta olmak üzere Fransızların ve Avusturya- Macaristan imparatorluğunun altyapısını hazırladığı dini-siyasi ideolojik kışkırtma sonucu 19. yüzyıl başlarında bozuluyor.
Özellikle Fransız ihtilalinden sonra patlayan milliyetçilik akımının da etkisi ve Osmanlı Avusturya savaşları nedeniyle bölgede yaşanan otorite boşluğu sonucu ilk Sırplar başkaldırır.
KARA YORGİ OSMANLI RUS SAVAŞINI FIRSATA ÇEVİRİYOR
Sırplar sıradan bir çoban olan Kara Yorgi'nin önderliğinde ayaklanırlar. Ruslardan da aldığı destekle Kara Yorgi 13 Aralık 1806’da Belgrad’a girer. 1806-1812 Osmanlı-Rus Savaşı sırasında Belgrad Kara Yorgi'nin önderliğindeki isyancıların elinde kalır. Bu gelişme sonrasında Osmanlı İmparatorluğu ve Rusya arasında imzalanan Bükreş Antlaşması ile Sırplara bazı imtiyazlar verildi. Osmanlılar Ruslarla yapılan barıştan sonra Sırbistan'daki isyancıları yenerek Belgrad'ı tekrar ellerine geçirdiler. Kara Yorgi 21 Eylül 1813'te diğer isyancılarla birlikte canını kurtarmak için Avusturya'ya kaçtı. Böylece ilk Sırp isyanı son bulmuş oldu.
Değişmeye başlayan düzen ve Osmanlı'nın bölgedeki kontrolü kısmen yitirmesi sonucu boy veren Sırp isyanının ardından Yunanlılar hareketlenir.
Yani yaşam fizik kuralları gibi boşluk kabul etmez. Osmanlı İmparatorluğu'nun bölgedeki vergi toplayıcılarının gaddarlığı da bu süreci tetikler. "Halka iyi davranın" çağrılarına rağmen gaddarlık zirveye çıkar. Merkezi yönetimin adaletnameleri işe yaramaz. Yeniçeriler ve ayanlar halkın isyanına neden olan uygulamaları sürdürür.
Balkanlar'da 1813'te söndüğü zannedilen Sırp ateşi 1854'te tekrar alevlenir. Sırp isyanı bir ilktir ancak ilk bağımsızlığı kazanan Yunanlılar olur.
MORA İSYANI VE TRİPOLİÇE KATLİAMI
Yunanlılar 21 Şubat 1821'de İngiliz ve Fransız askeri desteğiyle ayaklanarak anakaranın iki yanında kuzeye doğru ilerleyip isyan başlattı.
Mora Yarımadasının güneyindeki Manya Burnu'nda yaşayan Yunanlar da 17 Mart 1821'de bu harekete katılarak 23 Eylül'de Tripoliçe'yi ele geçirdi. Şehrin düşmesiyle Türk ve Yahudi sakinlerin öldürüldüğü Tripoliçe Katliamı patlak verdi. Ayaklanmada Osmanlı Devleti'nden bağımsızlık isteyen Yunan aydınlarının kurduğu Filiki Eterya derneği de rol oynadı. Uzun bir süre kanlı mücadelelerle devam eden ayaklanma, 1829 yılında İngiltere, Fransa ve Rusya'nın Yunanlar lehine müdahele ederek Navarin Deniz Muharebesi'nde Osmanlı Devleti'ni büyük bir yenilgiye uğratmaları sonucu Yunanların lehine dönüştü. Osmanlılar 1828-1829 Osmanlı-Rus Savaşı'nı kaybederek 1829 yılında Rusya'yla imzaladıkları Edirne Antlaşması'yla Yunanistan'ın bağımsızlığını kabul ettiler. Daha sonra temmuz 1832'de Yunanların adına müdahele etmiş olan Avrupa'nın 3 büyük gücü ile imzaladıkları İstanbul Antlaşması ile bağımsız Yunanistan'ın sınırlarını ve statüsünü garanti altına almışlardır. Böylece Yunanlar, Osmanlı idaresi altında bağımsızlık kazanan ilk millet olmuştur.
ONBİNLERCE TÜRK, MÜSLÜMAN VE YAHUDİ HUNHARCA KATLEDİLDİ
Amerikalı ünlü tarihçi Justin McCarthy'nin 'Osmanlıya Veda' kitabında anlattığına göre Yunanlıların isyanı sonucu ele geçirdikleri Tripoliçe kentinde Yunan komutanın atı katledilen onbinlece Türk ve Müslümanlar ile Yahudilerin cansız bedenlerinden dolayı yere basmaz.
23 Eylül 1821 günü şehrin düşmesi ile yaşanan bu olay adeta sonun başlangıcı olur. Tripoliçe'de yaşanan vahşet ve insanlık dışı olayda aralarında kadın, çocuk ve yaşlıların da olduğu 30 ila 40 bin arasında insanımız adeta boğazlanarak katledilir.
İngiliz asker ve tarihçi Thomas Gordon, katledilen sivillerin sayısını 8.000 olarak tahmin ederken, 8.000 de Osmanlı askerinin öldürüldüğünü belirtmektedir. J. M. Wagstaff ise 10.000 - 15.000 sivilin katledildiğini yazmıştır. Yunan tarihi üzerinde uzman olan tarihçi ve yazar William St. Clair öldürülen sivillerin sayısının 10.000 üzerinde olduğunu belirtmiştir.
İngiliz tarihçi Walter Alison Phillips ise Tripoliçe katliamı hakkında:
« Üç gün boyunca şehrin sakinleri, bir vahşi çetenin kötülüğüne ve keyfine bırakıldı. Yaş ve cinsiyet ayrımı yapılmadı. Kadınlar ve çocuklar, öldürülmeden önce işkencelere tabî tutuldu. Katliam o kadar büyüktü ki, Kolokotronis kapıdan hisara kadar atının ayaklarının yere hiç dokunmadığını söyledi. Şehirdeki Yunan zaferinden sonra yol kenarları cesetler ile doldu. Kadınların ve çocukların bulunduğu Müslüman kitleleri, yakınlardaki dağlarda sığır gibi doğrandı. »
demektedir.
William St. Clair katliam sırasında Tripoliçe'de bulunan yabancı subayların gördüklerini şöyle aktarmaktadır.
« "10 bin üzerinde Türk öldürüldü. Paralarını sakladığı şüphe edilen tutsaklar işkence edildi. Kolları ve bacakları kesildi ve ateşin üzerinde yavaş yavaş kızartıldılar. Hamile olan kadınların karınları kesildi, kafaları kesildi ve köpek kafaları bacaklarının arasına sokuldu. Cumadan pazara kadar hava cığlık sesleriyle doluydu.... Bir Yunan 90 kişiyi öldürdüm diye övünüyordu. Yahudi topluluğu sistemli bir şekilde işkenceden geçirildi.... Haftalarca aç bırakılan Türk çocukları çaresiz yıkıntıların arasında koşarken Yunanlar tarafından yere atıldılar sonra vuruldular.... Su kuyuları cesetlerle dolduruldu..."
"Yunanistan'daki Türkler arkalarında az iz bıraktılar. 1821 ilkbaharında dünyanın geri kalanı tarafından arkalarından gözyaşı dökülmeden ve farkedilmeden aniden yok oldular. Bir zamanlar Yunanistan'ın bütün ülkenin etrafına dağılmış büyük bir Türk nüfusuna sahip olduğuna bile inanmak zordu. Bu ailelerin arasında varlıklı çiftçiler, tüccarlar, memurlar yaşıyordu ve yüzlerce yıl boyunca burada yaşamış ve buraları kendi yurtları olarak kabul etmişlerdi... Kasıtlı ve acımasızca öldürüldüler ve hiçbir zaman pişmanlık gösterilmedi."
»
Yunan komutan Teodoros Kolokotronis ise anılarında 32.000 kişinin katledildiğini yazmış ve cesetlerin çokluğundan atının şehir duvarlarından saraya kadar toprağa basmadığını iddia etmekteydi.
11 Şubat 1821 günü, ABD'de yayınlanan The American Mercury gazetesi şehirde yaşanan katliamda 20.000 Türk'ün öldürüldüğünü yazdı; ama şehirde bundan önce altı yüz Yunan ile yedi papazın da öldürüldüğünü de bildirdi. Justin McCarthy'ye göre The American Mercury öldürülen Yunanları Tripoliçe'de yaşanan katliam için bahane olarak göstermeye çalıştı.
OSMANLININ SON DÖNEMİ, OKULLAR VE YENİ KİMLİK İNŞASI SÜRECİ
Tripoliçe'de yaşanan ve çeşitli kaynakların aktardığına göre 40-50 bin insanımızın yaşamdan koparılması ile sonuçlanan bu sürecin ardından Balkanlar'da Türk ve Müslümanlara karşı oluşan durum 1912'ye kadar bölgede eğitim, kiliseler ve konsolosluklar eliyle zirveye taşınıp ayrılığın tohumları meyveye dönüştürülecektir.
1912-1913 yıllarında Balkan Yarımadası'nda yaşanan iki savaş Osmanlı İmparatorluğu açısından sonun kaçınılmaz başlangıcı olur.
Birinci Balkan Savaşı'nın ilk zamanlarında Bulgar Ordusu 15 Kasım 1912'de hızla ilerleyerek Edirne'yi kuşatır ve Çatalca önlerine kadar gelir. Top sesleri İstanbul'dan duyulmaktadır.
BAB-I ALİ BASKINI VE BALKANLARDA YENİ DURUM
Bulgar ordusunun bu başarısı ve oluşan durum İstanbul'u karıştırır. Bulgar orduları Edirne ve Çatalca önlerindeyken Balkan Savaşı'nın yenilgiyle sonuçlanacağının anlaşılması üzerine genç subayları arkasına alan Enver Paşa 23 Ocak 1913 günü Talat paşa ile birlikte bir grup İttihat ve Terakki üyesi ile hükûmet binası Bâb-ı Âli'yi basar.
Bu baskın sırasında Harbiye Nazırı Nâzım Paşa öldürülmüş, Sadrazam Kâmil Paşa'ya zorla istifası imzalattırılmıştır. Yapılan askeri darbe sonrasında Mahmud Şevket Paşa Hükûmeti kurulmuş ve İttihat ve Terakki Partisi yönetime gelmiştir.
Osmanlı İmparatorluğu'nun Balkanlarda 8 Ekim 1912 - 10 Ağustos 1913 tarihleri arasında dört devlete karşı yaptığı savaş ve yaşanan çatışmaların temel nedeni Bulgaristan Krallığı ile Sırbistan Krallığı'nın Yunanlıları örnek alarak yürüttüğü Balkanlardaki hızlanan yayılma faaliyetleridir.
Yaşanan çatışmaların ardından I. Balkan Savaşı'nda 8 Ekim 1912 - 30 Mayıs 1913 tarihleri arasında Bulgaristan Krallığı, Sırbistan Krallığı, Yunanistan Krallığı ve Karadağ Krallığı'ndan oluşan Balkan Birliği, Osmanlı İmparatorluğu'nun Balkanlardaki topraklarının çoğunu ele geçirir ve Arnavutluk da bağımsızlığını kazanır.
Birinci Balkan Savaşı'nın ardından sürecin liderliğini Ruslara kaptırmak istemeyen İngiltere devreye girer ve Londra Antlaşması imzalanır.
İKİNCİ BALKAN SAVAŞI VE EDİRNE'NİN GERİ ALINMASI
Bu süreçte Osmanlı İmparatorluğu ve toplum Bal Göç Genel Başkanı Prof. Dr. Emin Balkan'ın da belirttiği gibi tam bir şok ve travma yaşar.
Birinci Balkan Savaşı'nın yarattığı çöküş ve toprak kaybı İstanbul'un kaynamasına neden olur.
Londra anlaşması, İngilizlerin verdiği Osmanlının sınırları degişmeyecek garantisi ve sağlanan sükun fazla uzun sürmez. Ok yaydan çıkmış, Balkanlar barut fıçısıdır.
Bulgar Ordusu, 29-30 Haziran 1913 gecesi, Makedonya'da Sırp ve Yunan Ordularına, arkasından da Romanya Bulgaristan'a saldırır ve böylece İkinci Balkan Savaşı başlar.
Ancak Bulgar Ordusu Kılkış'ta yenililir ve zor duruma düşer. Bunu fırsat bilen Osmanlı Hükümeti, Ordunun Edirne üzerine hareketini emreder ve Edirne Osmanlı kuvvetlerinin 21 Temmuz günü şehri ele geçirmesiyle yeniden Osmanlı topraklarına dahil olur. Bu durum 29 Eylül 1913 günü Bulgaristan Krallığı ile imzalanan İstanbul Antlaşması ile resmiyet kazanır.
Balkan Savaşı sonrası imzalanan İstanbul Antlaşması ile Edirne, Kırklareli ve Dimetoka Osmanlı Devleti'nde kalmıştır. Antlaşmaya göre Bulgaristan'da kalan Türklere eşitlik hakları verilmiş ve 4 yıl içinde Türkiye'ye göç hakları tanınmıştır.
BURSA'YI İŞGAL İÇİN GELEN YUNAN ORDUSU'NUN VENİZELOS MARŞI İLE KARŞILANMASI
Balkan Göçmenleri Kültür ve Dayanışma Derneği (Bal Göç) Genel Merkezi Eğitim Komisyonu tarafından düzenlenen konferansın benim açımdan en önemsediğim bölümü ise hiç şüphesiz Balkan Savaşları'nın bu günün Türk toplumuna etkisi ve Türkiye Cumhuriyeti'nin kurulmasına yol açan sebepleri üzerindeki etkisi idi.
Uludağ Üniversitesi Öğretim Görevlisi Gürhan Korkmaz hoca enfes sunumunda bu konuyu da irdeleyerek günümüzde üzerinde pek durulmayan, araştırılmayan bu konuyu da irdeleyip biz katılımcıların dağarcığına önemli notlar düştü.
"Zor bir süreci konuşuyoruz" diyerek Balkan savaşlarını ve günümüze etkilerini din faktörü üzerinden analiz eden Korkmaz "Bu güne kadar gelen sorunların yapısında Osmanlının karma yaşam politikası var" tespiti ile günümüze ışık tuttu.
Korkmaz, kurtuluş savaşı öncesinde Bursa'yı işgal için gelen Yunan ordusunun Görükle'de 'Venizelos Marşı' ile karşılanması örneğinden yola çıkarak Osmanlı'nın Balkan savaşları öncesinde içine düştüğü yönetim hatalarını irdeledi.
Gürhan Korkmaz 'Milli kiliseler' dönemi olarak adlandırdığı bu süreçte 'Ortodoks kilisesi Osmanlı hakimiyetinde, Biz kendi kilisemizi kuralım' fikri ile yola çıkan Yunanlılar, Bulgarlar ve Sırplar'ın devamında kurdukları matbaalar aracılığı ile çıkardıkları gazeteler, yayınladıkları kitaplar ile yeni bir milli kimlik oluşturduklarını anlattı.
Balkanlar'da bin 800'lerde isyana ve bu ideolojiye geniş bir halk desteği yok iken oluşan bu kimlik üzerinden güçlü bir taraftar desteği sağlandığını aktaran Korkmaz, büyük devletlerin tavrı ve teşviği ile Balkanların adeta kaynayan kazana döndüğünü ve bu durumun Avrupa basınında karikatürize edildiğini o günün gazete kupürleri ile aktardı.
TÜRK VE MÜSLÜMANLAR TARİHİN ÇOK AZ ŞAHİT OLACAĞI MEZALİMLERİ GÖRDÜ
Böylece ayrışma sürecinin hızlandığını, Türk ve Osmanlı imajına karşı güçlü bir propaganda yapıldığını, milliyetçilik söylemleri ile alevlendirilen Balkan milletlerinin "Daha fazla toprak, güçlü devlet" söylemi ve milli kiliselerin pompaladığı "Cennet" anlayışı ile isyana katıldığını belirtti.
Bu süreçte Osmanlının kendisini dev aynasında görmesinin en büyük aymazlık olduğunu aktaran Gürhan Korkmaz birleşme ihtimalleri yokken Rusya'nın ağabeyliği ve İngiltere'nin hazır bir altyapı sunmasıyla ortaya hiç umulmayan bir ittifak çıktığını söyledi.
Karadağ'daki isyanın tetiklediği bu süreçte halklar çorbası Balkanların ateş ve barut deryasına döndüğünü aktaran Korkmaz Yunanlılar, Bulgarlar ve Sırplar'ın hiç beklenmedik bir başarı sergilediğini, sonrasında da her Balkan ülkesinin büyük hayali sonucu Balkan milletlerinin birbirlerine girdiklerini belirtti.
"Balkan milliyetçiliği sert ve katıdır" diyen Gürhan Korkmaz bu savaşlarda Türk ve Müslümanların tarihin çok az şahit olacağı mezalimleri gördüklerine dikkat çekti.
Bu sürecin sonunda kimlik arayışına giren Osmanlı aydınlarının tek çareyi Türk milliyetciliğine sarılmakta bulmalarının bir tesadüf olmadığını aktaran Korkmaz Balkan savaşlarının ardından yaşanan toprak kayıpları ve pes peşe gelen yenilgilerin oluşturduğu Anadolu'yu savunma refleksi ile tehcir kararlarının alındığını ve Rumlar ile Ermenilerin bu sebeple bulundukları yerlerden başka noktalara göç ettirildiğini anlattı .
ANADOLU'DA DURUM VE TÜRK MİLLİYETÇİLİĞİ
"Balkanların yüzde 83'ü kaybedilince vatan algımız değişiyor" diye söze devam eden Gürhan Korkmaz hemen akabinde Turancılık hayali ve yeni bir kimlik arayışının başladığını tüm dünya Türklerinin tek bir bayrak altında toplanma fikrinin bu süreçte geliştiğini, Edirne- Halep arasına sıkışıp kalmanın yarattığı psikolojik sürecin sonunda Enver Paşa'nın soluğu Altay dağlarında aldığını, bu hayalperest sürecin de Mustafa Kemal gerçekçiliği ile aşıldığını söyledi.
İmparatorluktan cumhuriyete Balkan göçlerinin yeni milli kimlik oluşumunun mayasını oluşturduğunu belirten Korkmaz dijital çağ olarak adlandırdığı günümüzde Balkan kimliği ve Balkan Türkleri'ni irdeledi.
TÜRKİYE'NİN 100 YILLIK SÜRECİNDE BALKANLILIK
Anlatısında şan ve şeref ile tarih bilgisinin birbirine karıştığı günümüz dünyasında aslında Balkan savaşlarının bir ibret levhası olduğunu vurgulayan Gürhan hoca Balkanlar'daki sonun başlangıcını Kumanova'da esir düşen bir Osmanlı yüzbaşısının duyduğu utanç ile yüzünü bațılı gazetecilerden gizlemesindeki örnekle aktardı.
Yaşanan bozgunlarla Balkanlar'da 1912'de değişen Osmanlı haritasının Rumeli-i Şahane'den Rumeli'de bir avuç toprağa dönüşmesindeki gerçeklikle yüzde 83'ten yüzde 3'e inmesi İstanbul'da büyük bir şaşkınlık yaratır.
Haylperest Osmanlı basını ve atılan başlıklar bu gerçekliğin en çarpıcı halidir. Tam bir hezimet yaşanan Balkan Savaşları sarayın ve sultanın aklını başına getirmez ama Avrupalı güçler 1. Dünya savaşı sonunda Anadolu'yu işgal ettirince
Hürriyet ve İhtilaf Fırkası ile İttihat Terakki Fırkası rekabetinin vatana neye mal olduğu anlaşılır.
Bu keskin rekabetin yaşandığı Osmanlının son döneminde askeri öğrenciler derslere sıra ile girmekte birbirlerinin hocalarından ders bile dinlememektedir.
Balkan savaşlarında subaylar arasındaki rekabeti ve bir birlerini baltalayan tavır ve tutumlarını da düsünürsek Bulgarların ve ordusunun 40 günde Çatalca önlerine gelmesi tesadüf değil.
İttihat Terakki nin baskın politikası ve Osmanlının sonuna gidişte ordunun durumunu en iyi Ömer Seyfettin özetliyor.
Cumhuriyet döneminin en önemli yazarlarından biri olacak olan Seyfettin kaleme aldığı anılarında Balkan savaşları sırasında Osmanlı ordusunu
'Gözlerini kaybetmiş bir kör sürü'ye benzetir.
Subaylar arasındaki bölünmüşlük nedeniyle Osmanlı birlikleri arasında yaşanan koordinasyonsuzluğu adeta sıfır olarak aktaran Ömer Seyfettin yenilen ve geri çekilen birliklerimizin bu nedenle zaman zaman bir birleri ile bile çarpıştığını aktarır.
KENDİMİZİ DEV AYNASINDA GÖRME SÜRECİNDEN YALIN GERÇEKLİĞE
Birinci ve ikinci Balkan Savaşları ile 1. Dünya savaşının ardından Ordu'nun yeniden yapılandırılması ve yeni süreç ile vatanın son kalan bir avuç toprak parçasının ancak kurtarılabildiğini çarpıcı örneklerle aktaran Gürhan Korkmaz sunumunun son bölümünde Balkan savaşlarının ve yarattığı büyük travmanın toplumumuza etkisini irdeledi.
Osmanlı İmparatorluğu'nda 1908'de yaşanan rejim değişikliği ve 2. Meşrutiyet ile birlikte başlayan "Osmanlı halkları kardeştir anlayışı" Avrupa'nın çomaklaması ve Rusya'nın baskısı ile kısa zamanda gerçeklerle yüzleşmemize neden olacaktır.
İlk tokat Avusturya Macaristan 'dan gelir. Bosna Hersek'in işgali ardından da İtalya'nın Yemen'i işgal etmesi içine yuvarlanılan durumun özetidir aslında.
Türkler Osmanlıyı paylaşma ve parçalama planını geç farkeder.
ÜÇ MİLYONA YAKIN İNSANIMIZI YİTİRDİK
Hızla savunma ve Milleti Hakime anlayışına geçilir, yeni süreç analiz edilmeye çalışılır ve yeni kimlik arayışı ile Türkler seferber olur.
Böylece Türk kimliğinin inşası için kurulan yeni yapılar ve yayınlar ile en son kendi milliyetçiliğimizi keşfettik.
Bu kimlik oluşumunda yaşanan katliamlar ve Balkan göçleri belirleyici olur.
İstanbul sokaklarını dolduran göçmenlerin varlığı bu sürece imza atar adeta.
Üç milyona yakın insanımızı yitirdiğimiz bir dizi savaşın ardından yorgunluk, soğuk, açlık ve kolera ile mücadele ederek İstanbul'a ulaşanların şanslı olduğu Balkan hezimetinin ardından Rumeli için yakılan ağıtlar, türküler yazılan şiirler yeni Türk kimliğinin de temeline oturur.
O günkü psikoloji ve liberalizm kimin işine yarıyor iyi irdelememiz gerekir. Balkan savaşları sonrası Milli iktisat Politikası'na yöneliyoruz. Anadolu Türk Kimliği ve yeni sürecin inşasına Rumların ve Ermenilerin göç ettirilmesi ile başlanır.
Akabinde Müslüman Türk burjuva sınıfının yaratılması ve milli şirketler kurulması süreci başlar. Yerli ve milli olana odaklanma süreci ile bir kalkınma hamlesi başlatılır. Balkan savaşları sonrası toplumun içinde bulundugu ruh hali terkidilir ve atılım yapılır.
CUMHURİYETİN HARCINI BALKAN GÖÇMENLERİ OLUŞTURDU
Balkan devletlerinin başarısının eğitim sisteminin başarısından kaynaklandığını gören Türkler de aslında kazananın asker değil ögretmen olduğu bilinci ile eğitime sarılır.
Cumhuriyet ile birlikte yeni dönemde çocuk, sağlık ve kadına yönelik bakış açımız ile anlayışımız değişir.
Ve bu savaşların ardından yaşadığımız duygusal süreç ile acı ve travmalardan bu günlere geliriz.
Trajedi ve kaoslara rağmen devlet ve millet olarak toparlanarak, yenilediğimiz ruh dünyamız ve 10 yıllık savaşlar sonucu kurulan yeni devletimiz ile geleceğe yol alırken, Korkmaz'ın 'ne kadar ders alırsanız tarihte o kadar varsınız' altın öğüdü ile tarihi doğru değerlendirmeliyiz.
Balkan göçmenlerinin Cumhuriyetin harcını oluşturduğu bilinci ile tarihsel okumalarımızı doğru yapmalı, Yunan televizyonunda programa katılan Kurtuluş savaşımızda Türk ordusuna esir düşmüş ve Çankaya'da bulunmuş Yunan askerlerin program yapımcısının "Kemal'i gördünüz mü?" sorusuna verdikleri yanıt ve aktardıkları Balkan savaşları ile başlayıp bu güne gelen sorunların temelini oluşturuyor.
Ebedi liderimiz Mustafa Kemal Atatürk'ün Yunanlı esirlere dediği ileri sürülen şu cümlesi Balkanlar'da yaşananları özetliyor aslında; "Sizin kiliseleriniz bizim camilerimizin minarelerinden daha yüksek yapıldı."














Hiç yorum yok:
Yorum Gönder