27 Nisan 2026 Pazartesi



Türkiye'de 'Eşkiya dünyaya hükümdar olmaz' şiiri ve türküsünü bilmeyen yok gibidir. 
Sabahattin Ali'nin bu ünlü eseri Sinop cezaevinde kaleme aldığını ise bu kentte yaşam süren mübadillerin akıbetinin bilinmediği gibi çok az kişi bilir. 
Sinop ziyaretimizde Kenan Aral başkanımız ile arkadaşlarının hazırladığı muhteşem program çerçevesinde tarihi Sinop Cezaevi'ni de ziyaret ettik. 
Bugün bir müze olarak hizmet veren eski kalenin AB fonları ile kültürel bir kimliğe dönüştürülmesi iyi de olmuş. 
Ancak ben ziyaret öncesi yine de bir ikilem yaşadım. 
Gitmek, görmek istemedim. 
Bir hüzün bulutu geçti yüreğimden. 
Oldum olası cezaevlerini sevmem. 
Bir insana yapılabilecek en büyük kötülüktür tutsak edilmek. 
Özgürlüğünden mahrum etmek. 
Hak etmeyen yokmu dur? 
Elbette vardır. 
Ancak ben bu konuda geçmişten gelen bir duygusal açmaz yaşadım.
Delikanlılığım günlerimde ilk ezberledigim türkü idi 'Eşkiya dünyaya hükümdar olmaz'.
Hatta diyebilirim ki tamamını ezbere bildiğim tek eserdir.
Ünlü şairimiz Sabahattin Ali'nin Sinop Cezaevi günlerini bilmesem de orada tutulduğu gerçeği yüreğimi burktu ve ikilem yaşamama neden oldu.
Bir de tabi kim bilir kimlerin burada hapis yattığı, eziyet çektigi, hatta işkenceye tabi tutulduğu fikri ruhumu kararttı.
Ancak tüm bu düşüncelerime rağmen arkadaşlarımın ardından ben de kompleksin kapılarından, o farklı, antik çağlara açılan büyülü geçitten geçerek içeriye adım attım.
Gördüklerimden, rehberimizin anlattıklarından etkilenmemek mümkün değildi.
Sinop Cezaevi Müzesi kapıdan içeriye adım atanda nasıl bir etki bırakırsa bıraksın, hangi düşünceleri oluşturursa oluştursun mutlaka görülmesi gereken bir yer.
Bir zamanlar filmlere de konu olmuş, mekanlık yapmış Tarihi Sinop Kapalı Cezaevi ya da resmi adıyla Tarihi Cezaevi, bir dönem Anadolu'nun Alcatraz'ı olarak tanınmış.
1999 yılında kapatılmış ve 2000 yılında da müzeye çevrilmiş.
2020'de yerleşkenin içi ve çevresinde restorasyon çalışmalarına başlanmış sonrasında da bir Avrupa Birliği projesi kapsamında bu günkü halini almış.
Üç yanı deniz olan ve tarihî Sinop Kalesi duvarlarının içerisinde yer alan cezaevine ev sahipliği yapan kale, yaklaşık 4 bin yıl önce Gaskalılar tarafından inşa edilmiş.
Yunanlılar, Pontuslular, Romalılar, Bizanslılar, Selçuklular ve Osmanlılar kendi dönemlerinde kaleyi korumuş ve güçlendirmişler. 

Kalenin cezaevi olarak kullanımına ait en eski belgeler ise 1568 yılına ait.
Evliya Çelebi seyahatnamesinde bu zindanı şöyle anlatmakta;
"Büyük ve korkunç bir kaledir. 300 demir kapısı, dev gibi gardiyanları, kolları demir parmaklıklara bağlı ve her birinin bıyığından 10 adam asılır nice azılı mahkûmları vardır. Burçlarında gardiyanlar ejderha gibi dolaşır. Tanrı korusun, oradan mahkûm kaçırtmak değil, kuş bile uçurtmazlar."
İç kalenin resmi olarak zindana dönüşmesi ise 1887 yılında olmuş. 
O dönem Sinop Mutasarrıfı olan Veysel Paşa yeni binalarla birlikte bir de hamam ekletmiş komplekse, akabinde de 1939 yılında çocuk hapishanesi olarak kullanılmak üzere bir bina daha yapılmış.
Sabahattin Ali, “Duvar” adlı öyküsünde Sinop Cezaevi'ni şu sözlerle anlatmakta;
“Uzun zamanlar deniz kenarında ve surlar içindeki bir hapishanede kaldım. Kalın duvarlara vuran suların sesi taş odalarda çınlar ve uzak yolculuklara çağırırdı. Tüylerinden sular damlayarak surların arkasında yükseliveren deniz kuşları demir parmaklıklara hayretle gözlerini kırparak bakarlar ve hemen uzaklaşırlardı.”
Sabahattin Ali'nin bura ile tanışma öyküsü ise şöyle.
 Aydın’da öğretmen iken dönemin yönetimine karşı faaliyetlerinden dolayı yargılanan ve üç ay mahpus yattıktan sonra da sürekli takibata, baskıya maruz kalmış bir muhalif olan
Sabahattin Ali yazdığı bir şiirde Atatürk’e hakaret ettiği gerekçesiyle 1932 yılında tutuklanır.
Bir yıla yakın hüküm giyen Ali, Konya ve Sinop Hapishanelerinde yatar ve 1933’te de memuriyet kaydı silinir.
29 Ekim 1933’te Cumhuriyet’in onuncu yılında çıkarılan afla hapisten çıkan Sabahattin Ali cezaevinde iken Mustafa Kemal Atatürk'e affedilmesini talep eden bir mektup yazar ancak bu isteği kabul görmez.
Olayın içeriği ve tarihsel süreci ile ilgili şu bilgileri vermemiz olayın anlaşılması için yeterli olacaktır.
Sabahattin Ali’nin Kuyucaklı Yusuf isimli romanı, 1937’de yayınlanmadan önce Cemal Kutay’ın sahibi olduğu Yeni Anadolu gazetesinde tefrika edilir. 
Gazetelerde bu tür hikaye ve romanların yazı dizisi olarak yer alması bugünün diliyle söyleyecek olursak, TV dizileri gibi hararetle takip edildiğinden, hatırı sayılır bir okur kitlesi olur romanın, dolayısıyla da Cemal Kutay’ın gazetesinin. 
Gazete bu yayından dolayı bir hayli tiraj alırken, bir süre sonra Sabahattin Ali, parası ödenmediği gerekçesi ve Cemal Kutay’ın fikri yapısıyla düştüğü anlaşmazlıktan dolayı eserinin gazetedeki yayınını sonlandırır.
Gazetenin tirajı da doğal olarak büyük bir düşüş yaşar.
Cemal Kutay bu durum karşısında büyük bir ihtimalle, intikam duygusuyla hareket eder ve yukarıda geçen Memleketten Haber şiirinin okunduğu iddia edilen bir dost ortamı sohbetini muhbirlerin de etkisiyle ihbar eder. 
Ancak Sabahattin Ali bu durumu ve bu şiiri okuduğunu reddetmiş ve cezası nedeniyle tutuklu bulunduğu Konya Cezaevi’nden Atatürk’e hitaben şu mektubu kaleme alır;
"Reisicumhur Gazi Mustafa Kemal Hazretlerine,
Zât-ı âlinizi îmâen ve telmihen tahkiri mutazammın (imâ ve kastederek hakaret eden) bir şiiri yazmış ve okumuş olmak cürmü ile bir sene hapse mahkûm edildim. Mahkeme zabıtlarının sathî bir tedkiki bile bu kararın nasıl bir zihniyetin tesiri altında verildiğini isbat edebilir. Fakat, Temyiz Mahkemesi tarafından tasdik edilmiş olması, hükmün isabetsizliğine dair daha çok söz söylemekten beni alıkoymaktadır. Beni en çok üzen yediğim ceza değil, sizin büyük isminizin şahsî intikam vasıtası olarak kullanılabilmesi ve buna müsamaha edilmesi keyfiyetidir. Kablî (önfikirli) hükümlerden, sakat düşüncelerden ve lüzumsuz korkulardan uzak bir heyete her zaman kabahatsizliğimi ispat edebilirim.
Fakat bütün bunlara lüzum kalmadan işi sizin yüksek kararınıza bırakmayı tercih ettim: ‘Ben böyle bir şey yapmadım’ diyor ve buna inanmanızı rica ediyorum. Benim şimdiye kadar yalan söylediğim görülmemiştir. Ne karakterde bir adam olduğum da Maarif Vekâleti’nden sorulabilir. Herhalde bana inanacağınızı ümit ediyorum. Şimdilik kendi sözlerim ve teminatımdan başka müeyyidesi (yaptırımı) olmayan bu iddiam inanılacak kuvvette görülmediği takdirde yine size müracaat ediyor ve affımı rica ediyorum. Eninde sonunda hakkımı ispat edeceğimi bilmesem böyle bir ricada bulunmazdım. Beni affedecek kadar büyük ve iyi kalpli olduğunuzdan eminim. Ellerinizden öperim efendim. 14 Nisan 1933. Konya Hapishanesi’nde mevkuf, Konya Muhtelit Orta mektep Almanca Muallimia Sabahattin Ali”
Ancak buna rağmen affedilmez ve cezasının kalan kısmını tamamlaması için Sinop Cezaevi'ne gönderilir.
O günlere ait anılar ve onun yattığı koğuş ve adına düzenlenen bölüm ziyaretimde en çok etkilendiğim alan oldu.
Evet tarihi mekan ile ilgili anlatmak istediklerimizin hepsini satırlara dökmeye kalksak ciltler dolusu kitaplara sığmayacak.
Ancak ben burada yatan bazı ünlü isimleri de aktararak yazımın bu bölümünü bitireyim.
Kırım Hanı II. Devlet Giray, Gürcü Nusret, Refik Halit Karay, Mustafa Suphi, Ahmet Bedevi Kuran, Ruhi Su, Burhan Felek, Zekeriya Sertel, Refi' Cevad Ulunay, Celal Zühtü Benneci, Hüseyin Hilmi, Osman Cemal Kaygılı, Kerim Korcan ve Osman Deniz bu cezaevinde yatmış bazı ünlü isimlerdir.

SABAHATTİN ALİ KİMDİR?

Şimdilerde kitapları on milyonlar satan, Balkan Türklerinin yetiştirdiği en tanınmış yazar ve şair Sabahattin Ali, 25 Şubat 1907'de o dönem Osmanlı İmparatorluğu toprağı olan Bulgaristan'ın Gümülcine sancağına bağlı Eğridere (şimdiki Ardino) ilçesinde doğmuştur. Yazarın, soyu baba tarafından Trabzon'un Of ilçesine, anne tarafından ise Bulgaristan'ın Lofça iline dayanmaktadır.
Edebî kişiliğini toplumcu gerçekçi bir düzleme oturtarak yaşamındaki deneyimlerini okuyucusuna yansıttı ve kendisinden sonraki Cumhuriyet dönemi Türk edebiyatını etkileyen bir figür hâline geldi. Daha çok öykü türünde eserler verse de romanlarıyla ön plana çıktı; romanlarında uzun tasvirlerle ele aldığı sevgi ve aşk temasını, zaman zaman siyasi tartışmalarına gönderme yapan anlatılarla zaman zaman da toplumsal aksaklıklara yönelttiği eleştirilerle destekledi. Kuyucaklı Yusuf (1937), İçimizdeki Şeytan (1940) ve Kürk Mantolu Madonna (1943) romanları Türkiye'deki edebiyat çevrelerinin takdirini toplayarak hem 20. yüzyılda hem 21. yüzyılda etkisini sürdürdü.
Bir dönem memurluktan ihraç edildi ancak Atatürk hakkında yazdığı bir şiirden dolayı yeniden devlet kurumlarında görevlendirildi. Ayrıca kendisine yüklenen sosyalist algısını kırmak için de Esirler adlı bir oyun kaleme aldı.
Hayatının son yıllarında Türk milliyetçileriyle yaşadığı tartışmalarla da öne çıktı, özellikle Türkçü-Turancı yazar Nihal Atsız ile yaşadığı gerilim giderek artarak Irkçılık-Turancılık Davasının bir parçası oldu. Bu dönemde Aziz Nesin'le beraber çıkardığı Markopaşa dergisinde siyasileri eleştirmesi yüzünden çeşitli davalarla uğraşmak zorunda kaldı. Hakkındaki davaların aleyhinde seyrettiği bir dönemde Türkiye'den ayrılmak istedi ve Bulgaristan sınırını geçmek isterken kendisine kaçma girişiminde rehberlik eden Ali Ertekin tarafından milliyetçi gerekçelerle öldürüldü.

YAYIN KENTE DAİR İZLENİMLER VE 
YÖNETİM KURULU GÖRÜŞME NOTLARI İLE DEVAM EDECEKTİR


25 Nisan 2026 Cumartesi

Balkan Rumeli Türkleri Konfederasyonu olarak bulunduğumuz Sinop'ta mübadillerin bugün pek bilinmeyen, belki de hatırlanmak istenmeyen geçmişi ile yüzleştik

Türkiye'de ve Balkan Rumeli Türklerinin tarihine veya kültürel mirasına dair bir çok akademik çalışma, panel ve seminer düzenlenmiştir ve bir çok da basılı eser bulunmaktadır.

Bu konudaki yayınlar da eminim onbinlerle ifade edilebilecek boyuttadır.

Ancak özellikle de Sinop'ta yaşam süren Balkan Türkleri hakkında çoğumuz bilgi sahibi değilizdir.

Hatta antik çagın ünlü filozoflarından Diyojen'in Sinoplu olduğundan bile bi haberiz.

Sürgüne gönderildiği Atina'da gündüz vakti fenerle dolaşıp 'dürüst bir adam aradığını' söyleyen bu Sinoplu, tarihe yön vermiş eski zaman insanlarından Büyük İskender'e de "güneşime gölge etme başka ihsan istemem" diyecek kadar da cesurdur.

Bu gün Sinop Kalesi'nde bulunan 5.5 metre boyundaki anıtı ile kente gelenleri elinde fenerle karşılayan Diyojen kendisi gibi sürgün olan Balkan Rumeli Türkleri'nin, yani mübadillerin karanlık tarihini de aydınlatabilse insanoğlunun en acı geçmişi de biraz daha iyi anlaşılırdı.

Doğdukları topraklardan sürgün edilen, yolda yaşamını yitirenlerin denize atıldığı, onbinlercesinin mezar taşı dahi olmayan mübadillerin torunları tarafından karşılandığımız Sinop'un bugün pek bilinmeyen, belki de hatırlanmak istenmeyen geçmişi ile yüzleştik Sinop ziyaretimizde.

TRAJİK GEÇMİŞİMİZİN İZLERİ SİNOP'TA HALA CANLI 

Evet.

Balkan Rumeli Türkleri Konfederasyonu (BRTK) Nisan ayı olağan yönetim kurulu toplantısı için hafta sonu Sinop'taydık.


BRTK'nın da üyesi olan Karadeniz Rumeli Dernekler Federasyonu (KARDEF) bünyesindeki Sinop Mübadele ve Balkan Halkları Kültür Araştırmaları Dayanışma Derneği
 
Başkanı ve BRTK yönetim kurulu üyesi Kenan Aral'ın ev sahipliğinde gerçekleşen toplantı nedeniyle Sinop'ta tam bir Balkan fırtınası yaşandı.

Makedonya, Bulgaristan, Yunanistan gibi Balkanların kadim Türk yerleşimlerinden buraya, Sinop'a sürgün edilen ve kaybedilen vatanlarında kıyıma uğramamak için can korkusu ile bu bölgelerden anayurda göç edip Sinop'a yerleşen atalarımızın Türkiye'de başta sosyal hayat olmak üzere, ekonomik,  siyasi ve idari yaşama kattıkları değeri bir kez daha gözlemledik.

Özellikle Türkiye ile Yunanistan arasında imzalanan mübadele ile 1923 yılında bölgeye gelen, Rumeli ve Balkan insanının trajik geçmişinin izleri Sinop'ta hala taze ve canlı.

Bu insanlarımız Sinop'un kültürel dokusuna adeta imza atmış.

Sinop Mübadele ve Balkan Halkları Kültür Dayanışma Derneği gibi güzide yapılar aracılığı ile bize geçmişimizden hüzünlü bir gülümseme ile el sallıyor.

Ve kentte hala geleneklerini sürdürüyor. 

En önemlisi de akademik çalışma yapan genç nesillere adeta bir müze olan dernek binaları aracılığı ile katkı sağlıyor.

19. hatta 20. yüzyılda Balkanlar'dan Anadolu'ya göçle gelen, sürgün edilen insanlarımızın ektiği tohumlar bu gün kurumsal bir çınara evrilmiş.

Evlatları onların anısını yaşatabilmek için canla, başla gece gündüz demeden, bıkmadan, yorulmadan çalışıyor 

Atalarının geldikleri bölgelerden buraya taşıdıkları kadim Türk kültürünü, Türk dil özelliklerini ve geleneklerini Sinop'ta yaşatmaya devam ediyorlar.

Bu göçmen torunları kent insanı ile kaynaşmış, kendilerini adeta yoktan var ederek,  kültürlerini koruyarak,  gerek iş dünyasında, gerekse de sosyal hayatta çalışkanlıkları, dürüstlükleri ile Sinop'ta çok iyi yerlere gelmişler.

Bu nedenle Balkan Rumeli Türkleri olarak gururluyuz.

ULUSAL KURTULUŞ SAVAŞINDA VE CUMHURİYET TARİHİNDE BİZİM DE İMZAMIZ VAR

Bir gururumuz da cumhuriyetimizin kurucusu, ebedi liderimiz Mustafa Kemal Atatürk gibi onunla birlikte vatanı kurtarmak için Bandırma vapuru ile Samsun'a çıkan 48 kişiden neredeyse yarısının Balkan Rumeli kökenli olması.

Birçok kişi bugünkü nüfus yapımızın içerisinde azımsanmayacak bir çoğunluğu temsil eden bizlerin 80 milyonluk Türkiye nüfusunun yarıya yakınını oluşturduğumuzu da pek bilmez.

Ve neredeyse 5 milyon insanımızın bu günkü Balkan diasporasının ana köklerini oluşturduğunu ve 1912 ile 2000'li yılların başına kadar çeşitli tarihlerde Balkanlar'dan Anayurda geldiklerini de bilmez.

Bu göç dalgası yoğun olarak başta Sinop olmak üzere Adana, Balıkesir, Bilecik, Bursa, Çanakkale, Edirne, İstanbul, İzmir, Kayseri, Kırklareli, Kocaeli, Manisa, Mersin, Niğde, Nevşehir, Samsun, Tokat ve Tekirdağ'ı etkilemiş insanlarımız gerek o dönemki  hükümetlerin iskânı ve gerekse de kendi hür iradeleri ile yeni hayatlarını bu kentlerinizde inşa etmişlerdir.

Osmanlının Balkan faciasını bu gün kaçımız biliyor, konuşuyor, dillendiriyor ve yaşıyor.

Şevket Süreyya Aydemir'in 'yangın" halindeki Osmanlı'dan, genç Cumhuriyet'in getirdiği 'serinliğe' geçişi anlattığı ve kimliğimizi sorguladığı 'Suyu Arayan Adam' romanında ifade ettiği gibi Osmanlı olarak gittiğimiz ancak Türk olarak geri döndüğümüz Balkanlardan ve geçmişimizden kaçımız haberliyiz.

Mesela kaçımız Beşiktaş'ın forma renkleri olan siyah beyazın ulus olarak Balkanları kaybedişimizin anısını yaşattığını biliyor, ya da Atatürk'ün okuduğu bir kitabın sayfalarına kaybedilen kadim Türk yurdu Balkanlar için "Bir gün geri dönecek" notu düştüğünü.

İlber Ortaylı'nın Aktarımı ile Atatürk Balkan Savaşları'ndaki mağlubiyeti (Balkan bozgununu) hiçbir zaman tam olarak hazmedemediğini belirtmektedir.

Bunu bugün kaç Türk genci biliyor.


Evet, Diyojen'in fenerinin tarihimizin karanlık yanını aydınlatabilmesi için bilgiye, yani çok okumamıza ve iyi bir entellektüel birikime ve bunu da görev alacağımız sivil toplum kuruluşlarımızda yapacağımız çalışmalar ile hayata geçirmemize ihtiyacımız var.

'BİR GÜN GERİ DÖNECEK NOTU' SADECE HÜZÜNLÜ BİR VEDA DEĞİL KADİM TARİHİMİZE DUYULAN SADAKATİN DE BİR İFADESİDİR

Balkanlar, tarihi boyunca biz Türkler için derin özlemlerin, 'gitmek' ve 'kalmak' ikileminin, ayrılıkların ve yeniden kavuşma umutlarının coğrafyası olmuştur. 
Cennetmekan 'Ata'mızın Balkan coğrafyasına veya Balkanlar'dan ayrılanlara yönelik tarihe kayıt düştüğü "Bir gün geri dönecek" notu, hem hüzünlü bir veda hem de köklerimize, kadim tarihimize duyulan sadakatin bir ifadesidir.
Balkanlar tarih boyunca Türklere sadece yurt değil aynı zamanda Batı'ya, yani Avrupa'ya, oradan da Kuzey'e açılan stratejik bir kapı olmuştur.
Bütün Türk kavimleri bu coğrafyayı yurt olarak tutmuş, yerleşmiş ve hala da milyonlarcası yaşam sürmektedir.
Balkanlar aynı zamanda Anadolu için de bir 'ön kapı'dır. 
Dokayısı ile biz Türklerin bu topraklardan vazgeçmesi, gönül bağını koparması düşünülemez, söz konusu bile edilemez.
Bu bölgenin dağında taşında, her karışında Türkün imzası, alın teri, döktüğü kanlı gözyaşı vardır.
Buraların bizim gözümüzde hala yurt olarak görülmesi ve orada yaşam sürmüş ancak yaşanan 'Balkan felaketi' sonrası Anadolu'ya gelerek Cumhuriyet'in kuruluşunda rol oynamış atalarımız tarihsel bir iade-i itibar beklemektedir.
Türke ait bu kadim coğrafya sadece Müslüman Türklerin değil, başta Hristiyan Türk kardeşlerimiz olmak üzere inancı, yaşamı ile tarihe yön vermiş her Türk kavminin yurdu olmuş.
Bunu ben söylemiyorum.
Sadece Prof. Dr. Fritz Neumark'ın "Türkler pek farkında değil ama Avrupalılıar şu gerçeğin farkındadır.Tarihten Türkler çıkarılırsa ortada tarih diye bir şey kalmaz" tespitine katıldığımı ifade ediyorum.
Yani insanlık tarihinden Türkleri çıkarma, yok etme fikri ile geçmişte Balkanlarda insanımıza yaşatılan zulüm, yok etme amaçlı katliamlar ve Türksüz bir tarih yaratma çabası her daim olduğu gibi gelecekte de ters tepecektir.
İnsanlık var oldukça 
Türksüz bir dünya da olmayacak.
Bunu gözüne kan bürümüş, milletimizi kendine hasım gören her etnik yapının bölmesinde fayda var.

 

YAYINIMIZ SABAHATTİN ALİ VE SİNOP CEZAEVİ İLE DEVAM EDECEK

Sinop'ta mübadillerin günümüzde pek bilinmeyen, belki de hatırlanmak istenmeyen geçmişi ile yüzleştik

Balkan Rumeli Türkleri Konfederasyonu Nisan ayı olağan toplantısı için Sinop'tayız. 

Doğdukları topraklardan sürgün edilen, yolda yaşamını yitirenlerin denize atıldığı, onbinlercesinin mezar taşı dahi olmayan mübadillerin torunları tarafından karşılandığımız kentin günümüzde pek bilinmeyen, belki de hatırlanmak istenmeyen geçmişi ile yüzleştik.

İsmail KORKMAZ'ın yazısı yakında www.balkanhaber.blogspot.com'da

23 Nisan 2026 Perşembe

Yunanistan’da 13 vekilin dokunulmazlığı kaldırıldı



AB tarım desteklerinde yolsuzluk şüphesiyle yürütülen soruşturma kapsamında, iktidardaki Yeni Demokrasi partisinden 13 milletvekilinin dokunulmazlığı kaldırıldı; süreç Avrupa Kamu Savcılığı’nın başlattığı geniş kapsamlı dosyaya dayanıyor.

Avrupa Birliği’nden (AB) sağlanan tarım desteklerinin dağıtımında yolsuzluğa karışmış olabileceği şüphesiyle 13 Yunan milletvekilinin dokunulmazlığı kaldırıldı.
Yunan Devlet Televizyonu ERT’nin haberine göre, AB’den sağlanan tarım desteklerinin dağıtımında yolsuzluk şüphesiyle Avrupa Kamu Savcılığı Ofisi tarafından başlatılan soruşturmada adı geçen 13 milletvekilinin dokunulmazlığının kaldırılması için Yunanistan Meclis Genel Kurulunda oylama yapıldı.
Oylama sonucunda, iktidar partisi Yeni Demokrasi’den 13 milletvekilinin dokunulmazlığının kaldırılmasına karar verildi.
Oylamaya, 300 sandalyeli parlamentoda 288 milletvekili katıldı. Her bir milletvekili için yapılan ayrı ayrı oylamalarda dokunulmazlıkların kaldırılması yönünde oy kullananların sayısı 2 milletvekili için 285, 10 milletvekili için 286 ve bir milletvekili için 287 oldu.
Söz konusu milletvekilleri de yargı karşısında aklanabilmek gerekçesiyle kendi dokunulmazlıklarının kaldırılmasını talep etti.
Savcılık, “Yunanistan’da AB’den sağlanan fonlarla Yunan çiftçilere verilen tarım desteklerinde yolsuzluk yapıldığı” şüphesiyle Mayıs 2025’te soruşturma başlatmış, bu nedenle Haziran 2025’te 1 bakan ve 3 bakan yardımcısı istifa etmişti.
Avrupa Kamu Savcılığı Ofisi, bu ay başında soruşturma kapsamında 11 milletvekilinin dokunulmazlığının kaldırılmasını talep etmiş, 2 milletvekilini de görevi kötüye kullanmak şüphesiyle Yunan yargısına sevk etmişti.
Ardından dosyada adı geçen 2 bakanın hükümetten istifa ettiği ülkede 3 Nisan’da kabine değişikliğine gidilmişti.
Yolsuzlukların araştırılması için çiftçilere yönelik ödenekler de askıya alınmıştı.

Ebedi liderimiz Mustafa Kemal Atatürk'ün 17 Ekim 1922 Bursa ziyaretinde kendisini karşılayan çocuklara yaptığı konuşma tarihe düşülen en önemli nottu


Ebedi liderimiz Mustafa Kemal Atatürk 17 Ekim 1922 Bursa ziyaretinde kendisini karşılayan çocuklara şöyle seslenir ;

"Küçük hanımlar, küçük beyler! Sizler geleceğimizin gülü, yıldızı, talih ışığısınız. Memleketi asıl aydınlığa sizler kavuşturacaksınız..."

Lider, yüksek sesle sordu:

"Çok çalışacaksınız değil mi?"

Çocuklar, hep bir ağızdan bağırdılar: "Söz!"

Atatürk, devam etti:

"Arkadaşlarımla birlikte ne yaptıysak, sizler için yaptık. Sizin mutluluğunuz, onurunuz için yaptık. Başınız dik gezin, kimsenin kulu kölesi olmayın diye yaptık.

Bir daha bu acı günleri yaşamayın diye yaptık. Ödülümüz, sizin temiz, güzel sevginizdir."

★★

Konuşma bittiğinde, lider duygulanır, gözleri dolar.

Yanında duran Fevzi Paşa'nın da (Çakmak) gözlerinden yaşlar süzülür.

Naim BABÜROĞLU'nun yazı www.sozcu.com.tr'de

Mazhar Müfit Kansu "Bankalardan ve kurumlardan ödünç para almayı, Paşa'ya bir türlü kabul ettiremedim"


Ankara'ya gitmeye karar verilmiştir.

Ancak, yokluk heyetin peşini bırakmaz.

Heyetin mali işlerinden Mazhar Müfit (Kansu) sorumluydu.

"Bankalardan ve kurumlardan ödünç para almayı, Paşa'ya bir türlü kabul ettiremedim..." diye dert yanıyordu.

Mazhar Müfit, yolculuk öncesi anılarında şöyle yazacaktı:

"Bütün paramız yol için 20 yumurta, bir okka (1,3 kg) peynir ve 10 ekmeğe yettiğinden bunları aldırdık."


Naim BABÜROĞLU'nun yazısı www.sozcu.com.tr'de