9 Ağustos 2026 Pazar

Doksanlı yıllarda “Ağla Gözbebeğim”, “Sen de Gittin” ve “Kime Bu İnat” gibi şarkılarıyla kariyer yapan arabesk müziğin sevilen isimlerinden #Cansever hayatını kaybetti

BULGARİSTAN VATANDAŞLIK SÜRECİ VE ESKİ GÖÇMENLERİN İŞLEMLERİNDE DOĞRU BİLİNEN YANLIŞLAR İLE YANLIŞ OLARAK NİTELENEN DOĞRULAR



Bulgaristan Türklerinin göç süreci Türkiye Cumhuriyeti ile Bulgaristan arasında çeşitli tarihlerde imzalanan ikili anlaşmalar ile şekillenmiştir ve 1924 yılından sonraki süreci kapsar.

Osmanlı dönemi göçleri bu anlaşma kapsamı dışında kaldığı için yeniden vatandaşlık sözkonusu değildir.

1924 ile 1950 yılları arasında Türkiye'ye göç edenlerin durumu genellikle iki durumu içerir.

Vatandaşlık hakkı ebeveynlerden evlatlara geçen bir haktır ve hayatta ise eski vatandaşlığını talep edebilir.

Eğer hayatta değilse evlatları anne babalarının veya atalarının Bulgaristan doğumlu olduğunu öne sürerek böyle bir başvuru yapamaz.

Bulgaristan sınırları dışında dünyaya gelmiş Bulgar asıllılar ile sadece Pomakların bazıları bu haktan yararlanabilir.

Bulgaristan vatandaşlığı konusunda herkes uzman derecesinde araştırma ve bilgi paylaşımı yapıyor. 

 Sosyal medyada yazılıp çizilenler ile bu konuda yapılan yorumlar ayyuka çıktı.


 - “1950’den sonra göç eden vatandaşlık alamaz”,


- “Türkiye'ye 1968 yılından sonra turist olarak gelenler vatan haini sayılıyor”


- “1970’lerde gelenlerin vatandaşlığı silindi”, 


- “1989 göçmeniysen zaten vatandaşsın”, 


- “Dededen vatandaşlık olmaz"


söylemlerinin içeriği ve hukuksal süreç ile idari işleyiş hakkında insanlar kafa karıştırıcı çok yanıltıcı ve yanlış bilgi paylaşıyor.

Biri yazıyor, diğeri paylaşıyor, bir başkası kendi ailesinden duyduğunu ekliyor. 

Sonunda yıllardır tekrarlanan bir söylenti, kanun hükmü gibi anlatılmaya çalışılıyor.

Oysa konu birkaç tarihle açıklanabilecek kadar basit değil.

Bulgaristan’dan ne zaman ayrıldığınız önemlidir. 

Çünkü geçmişte yaşanan bir vatandaşlık olayına bakarken o tarihte yürürlükte olan mevzuatı bilmek gerekir. 

Fakat göç etmek ile vatandaşlığı kaybetmek aynı şey değildir.

Bir kişi Bulgaristan’dan ayrılmış ve vatandaşlığını korumuş olabilir. 

Bir başkasının vatandaşlığı dönemin kanunu gereğince sona ermiş olabilir. 

Başka bir kişi hakkında bireysel bir işlem veya ukaz bulunabilir. 

Aynı yıl, aynı bölgeden, hatta aynı göç dalgasıyla Türkiye’ye gelen insanların bugün farklı hukuki durumda olmalarının nedeni budur.

Önce dosyaya bakmak gerekiyor

Vatandaşlık araştırması kişinin Bulgaristan’daki resmî kayıtlarından başlar. 

Bulgar Vatandaşlık Kanunu’nun 39. maddesi uyarınca Adalet Bakanlığından Bulgar vatandaşlığının varlığına ilişkin belge talep edilebilir. 

Dosyanın geçmişine göre nüfus ve arşiv kayıtlarının, eski vatandaşlık işlemlerinin ve varsa ukazların da araştırılması gerekebilir.

Kişinin vatandaşlığını koruduğu ortaya çıkarsa yeniden vatandaşlık kazanmasından söz edilmez. 

Vatandaşlık sona ermişse de doğrudan “artık mümkün değil” sonucuna varılmaz. 

Önce bunun nasıl gerçekleştiğine bakılır.

Vatandaşlık kanun gereği mi sona erdi? 

Kişi Bulgar vatandaşlığından mı çıktı? 

Yoksa vatandaşlıktan mahrum bırakılmasına ilişkin bireysel bir işlem mi var?

Bunlar hukuken aynı şey değil.

26 ile 27. maddeyi birbirine karıştırmamak gerekiyor

Bulgar Vatandaşlık Kanunu’nun 26. maddesi, Bulgar vatandaşlığından çıkmış kişilerin kanunda aranan şartlarla vatandaşlığı yeniden kazanmasını düzenliyor.

27. madde ise vatandaşlıktan mahrum bırakılmış kişilerle ilgili. 

Mahrum bırakılma sebebinin bulunmadığının veya bu sebebin önemini yitirdiğinin tespit edilmesi halinde vatandaşlığın yeniden kazanılması gündeme gelebiliyor.

Dolayısıyla 26 ve 27. maddeler kişinin istediğini seçebileceği iki başvuru yolu değil. 

Önce geçmişte vatandaşlığa ne olduğu belirleniyor; uygulanabilecek hüküm de buna göre ortaya çıkıyor.

Eski dosyaların kendi döneminin hukukuyla okunması gerekir

Onlarca yıl önce yaşanmış bir vatandaşlık olayını yalnızca bugünkü kanuna bakarak açıklamak da doğru değil.

Geçmişte vatandaşlığın sona erip ermediği, o tarihte yürürlükte bulunan mevzuata göre değerlendirilir. 

Kişinin bugün kullanabileceği hukuki yol ise yürürlükteki Bulgar vatandaşlık mevzuatına göre belirlenir.

Bulgaristan’ın vatandaşlık mevzuatı yıllar içerisinde değişti. 

Bu nedenle 1950, 1968, 1970’ler veya 1989 gibi tarihler önemlidir ama tek başına “vatandaş olur” ya da “olamaz” anlamına gelmez.

Sosyal medya yorumu hukuki görüş değildir

“Bizim komşunun başvurusu reddedildi, sizinki de reddedilir.”

“Deden o tarihte gelmiş, hakkınız yok.”

“Biz aynı yıl geldik, siz de kesin alırsınız.”

Vatandaşlık dosyaları böyle değerlendirilemez.

Bir ailenin dosyasında verilen sonuç başka bir aileye doğrudan uygulanamaz. 

Resmî kayıtlardaki vatandaşlık statüsünü, dönemin mevzuatını ve varsa vatandaşlığın sona ermesine ilişkin işlemleri görmeden verilen kesin cevapların hukuki değeri yoktur.

Her dosyanın sonunda olumlu sonuç çıkması da beklenmemeli. 

Kimi dosyada vatandaşlığın devam ettiği görülür. Kimi dosyada vatandaşlık sona ermiştir ancak kanunun öngördüğü şartlar çerçevesinde yeniden kazanılması mümkün olabilir. 

Kimi dosyada ise böyle bir hukuki imkan bulunmaz.

İnsanlara boş umut vermek ne kadar yanlışsa, yalnızca göç tarihine bakıp “sizin işiniz olmaz” demek de o kadar yanlış.

Bu nedenle sosyal medyada vatandaşlık konusunda kesin konuşan herkesi hukukçu kabul etmeyin. 

Çok takipçili bir hesabın paylaşması, aynı bilginin yıllardır anlatılması veya yüzlerce kişinin aynı yorumu yazması o bilgiyi kanun hükmüne dönüştürmez.

Bulgar vatandaşlığı araştırılırken göç tarihi sorulur; ama araştırma orada bitmez.

Önce kayıtlar bulunur, sonra hukuk konuşur.

Bulgaristan vatandaşlık süreci genellikle şöyledir.

Eski göçlerde Türkiye ile Bulgaristan arasında imzalanan 22.10.1950 tarihli göç anlasması ile sonrasında revize adilen aynı anlaşmanın tekrarındaki 18.11.1950 tarihi temel ayraçtır.

Bu tarihten önce sınırı geçenlerin hayatta olmayanlarının çocukları veya torunları belirli şartlar doğrultusunda yeniden vatandaşlık talep edebilir.

Bu süreç başlatıldığında önce nüfus müdürlüğünden ilgili kişinin 'isim denklik' belgesi talep edilir.

Burada bir kayıt oluşmuyorsa Cumhurbaşkanlığı Arşivler Genel Müdürlüğü'nden 'taabiyet beyannamesi' istenir.

İkinci adımda Bulgaristan'daki aile kütüğü ve doğum belgesi bulunur. 

Bulunan kayıtlarda eskiden gelenlerin genellikle doğum tarihleri yanlıştır.

Türkiye'ye gelenler geldiklerinde doğum belgeleri yanlarında olmadığı için kayıt verirken sadece yıl belirtmişler.

Devlet de onların hepsini 01.07 tarihli olarak kodlamış.

Öncelikle bu durum Türkiye'de asliye hukuk mahkemelerine açılan davalarla düzelttirilir.

İş yeniden isim denklik düzenlenmesine geldiğinde ilgili kişiler hayatta değilse memur veya işlemi yapan ölen kişiler için geçmişe yönelik kayıt düzeltme işlemi yapmak istemez.

Güç bela bu düzeltme yapıldıktan sonra dosya Bulgaristan'da tekamül eder ve vatandaşlık sorgusu yapılır.

Bakanlıktan gele yanıta göre dosya ilerler veya işlemden düşer.

Eğer ilerler ise Türkiye doğumlu evlatları veya torunları vatandaşlık başvuru hakkına sahip olur ve işlem yapabilirler.

KAYNAK :

- www.vizecimtr.com

- www.alenovaglobal.com

31 Temmuz 2026 Cuma

Yunanistan ile yapılan nüfus mübadelesi ve Kavala dramı


1922 yılında, Yunanistan'ın Kavala şehrinde yaşayan Müslüman Türkler, Anadolu'ya göç edebilmek için beklemekteydi. 
Bu bekleyiş, Türk-Yunan Savaşı’nın (1919-1922) sona ermesiyle başlayan ve daha sonra 1923 Lozan Antlaşması ile resmiyet kazanan nüfus mübadelesinin bir parçasıydı.
Savaşın ardından Anadolu’daki aralarında Hristiyan Türklerinde bulunduğu Rum nüfus Yunanistan’a, Yunanistan’daki Türk ve Müslüman nüfus ise Türkiye’ye gönderilmek üzere yerlerinden edildi. Daha Lozan Antlaşması imzalanmadan önce, Kavala başta olmak üzere Selanik, Gümülcine gibi şehirlerde yaşayan Türkler, yaşanan siyasi ve sosyal çalkantılar nedeniyle Türkiye’ye geçmek amacıyla limanlarda ve kıyılarda beklemeye başlamıştı.
Bu sahneler, mübadele tarihinin dramatik ve insani yönünü ortaya koyan önemli örneklerdendir.
1923 Nüfus Mübadelesi ve Lozan Antlaşması'yla birlikte Kavala'da yaşayan Müslüman Türkler Anadolu'ya göç etmiş, yerine Anadolu'dan gelen göçmenler yerleştirilmiş.
Günümüzde Kavala merkezde, Batı Trakya'daki resmi azınlık statüsünde olan Gümülcine ve İskeçe'deki gibi büyük ve örgütlü bir yerli Türk azınlık topluluğu kalmamış.
Milattan Önce 7. yüzyılda Taşoz Adası'ndan gelenler tarafından kurulduğundaki ilk adı Neapolis ( Yeni Şehir) olan kent 1387 yılında Osmanlı topraklarına katılmış ve Türk belgelerinde ve arşivlerinde doğrudan Kavala ismiyle yer almış.
Kavala, uzun yıllar Osmanlı egemenliğinde kalmış ve Kavalalı Mehmet Ali Paşa'nın da doğduğu yer olarak önemli bir Türk-İslam eseri mirasına sahip.
Mısır'ı modernize eden ve Kavalalı Hanedanı'nı kuran Kavalalı Mehmet Ali Paşa ve oğulları tarihe Kavalalı adını altın harflerle yazdırmış.
Bugün hala kentin tarihi ve geçmişine imza atıyorlar.
Anıtları kenti süslüyor.
Kentin eski tarihi yarımadasında (Panagia) ve imaret gibi yapılarda Osmanlı döneminden kalan mimari izler hâlâ görülebilmektedir.
Bir zamanlar on binlerce Türk''ün yaşadığı Kavala'nın nüfus yapısı mübadeleden sonra tersine dönmüş. 




Yunanistan'ın en gelişmiş ikinci büyük kenti olan Kavala'yı gezerken 1820''de Kavalalı Mehmet Ali Paşa''nın yaptırdığı külliyeyi de görebilirsiniz.
Paşa, doğduğu yere katkısı olsun diye iki medrese, iki mescid, bir mektep ve bir imarethaneden oluşan bu külliye yaptırmış. 
Külliye bir süre önce Mısır hükümeti tarafından 59 yıllığına Kavala''nın zengin bir tütün tüccarına kiralanmış. 
Şimdi otel olarak kullanıldığından medrese kısımları gezilemiyor. 
Konak çok da güzel korunmuş ve her iki sahile de hakim. 
26 odalı şık bir müze-otel niteliğinde. Odalar özenle Türk adetlerine göre döşenmiş, kullanılan peşkir (el havluları), bakır leğenler, defne sabunları, işlemeli yatak örtüleri, oda içi mobilyalarının hepsi bizi eskilere, çocukluğumuza götürüyor. Kavalalı Mehmet Ali Paşa''nın torunları bir süre önce dedeleri hakkında verdikleri bilgide dedelerinin Arnavut, hatta Mısırlı zannedildiğini ancak halis bir Türk çocuğu olduğunu söylemiş. 
Kavala'nın Müslüman halkı mübadele sırasında Anadolu'nun farklı bölgelerine göçmüş. 
1923'te imzalanan Lozan Antlaşması uyarınca Yunanistan ile Türkiye arasında başlatılan Nüfus Mübadelesi'nde Kapadokya'da yaşayan yaklaşık 25 bin kişi, Hristiyan oldukları için Kavala'ya yerleştirilmiş. 
Zamanında tütüncülükle geçinen şehir, günümüzde turizm başta olmak üzere üzüm bağları ve Avrupa Birliği''nin verdiği destekle ayakta duruyor.
Sokaklar gençlerin kullandığı lüks otomobiller ve adım başı benzinciyle dolu. Kavala'nın sahil şeridi çok geniş olmasa da arkadaki dağlara doğru yoğun bir kentleşme göze çarpıyor. 
Tam burun kısmındaki eski binaların ve kalenin bulunduğu yarımada kötü kentleşmeden korunmuş. 


1530''da İbrahim Paşa adına Kanuni Sultan Süleyman'ın yaptırdığı cami ise 1926'da kiliseye dönüştürülmüş. 
Halk plajları ve biçlerle dolu geniş sahili bütün Akdeniz şehirlerindeki gibi geceleri ışıl ışıl ve hareketli. 




Tepedeki ışıklandırılmış kalesi buğün hala ayakta olan eski Türk mahallesi ve evleri ile kanatlarını germiş bir kartal gibi heybetli. 
Liman yolunda dolaşarak yosunlu deniz kokusunu ciğerlerimize çekiyoruz. Gezindiğimiz yerde önümüze çıkan çocuk parklarının ıssızlığı dikkamizi çekiyor. Küçüklerin pek seveceği oyuncaklarla ilgilenen yok. 
Herhalde bu parklar gerileyen Yunan nüfusunu yansıtan küçük bir ayna. 
Bizim çocuklarla dolu ve neşeli sokaklarımızın aksine hemen bütün Avrupa şehirlerindeki çocuk azlığı burada da kendini gösteriyor. 



Kavala'da nereye dönseniz size Türk geçmişinin öyküsünü anlatır. 
Mimari, yemek, gelenekler, gelenekler ve daha fazlası, bu küçük ama canlı şehri oluşturan birçok etkinin bir karışımıdır. 
Romalılar, Bizanslılar, Osmanlılar, Ermeniler, Yahudiler ve diğerleri, hepsi de kuzeydoğu Yunanistan'daki Doğu-Batı-karşılaşmasının sonuçlarıdır. 
Ancak hiçbir etki Türkiye'den gelen mültecilerinkinden daha büyük olmamış.
1922'de Yunanistan için Küçük Asya Felaketi olarak bilinen olay ve ertesi yıl Türkiye ile zorunlu nüfus mübadelesi sırasında içlerinde anadili Türkçe olan Hristiyan Karamanoğlu Türklerinin de bulunduğu yaklaşık 1.6 milyon insan Anadolu'daki (günümüz Türkiye'sinin büyük bir kısmı) evlerini terk etti. 
Birçoğu Kapadokya (orta Anadolu'da), İstanbul ve İzmir’deki Hristiyan topluluklardan diğerleri ise Doğu Trakya ve Karadeniz coğrafyasından gelmişti. 
Sadece ilk yıl Kavala'ya gelen 29 bin kişi (çevresi dahil yaklaşık 80 bin kişi) şehrin nüfusunu ikiye katlayarak, onu Atina, Pire, Selanik ve Patra'dan sonra Yunanistan'ın en kalabalık beşinci kenti haline getirdi. Toplamda Kavala, Drama'nın ardından nüfusa göre ikinci en büyük Yunan mülteci alıcısıydı. 
Bugün bile, kent nüfusunun yaklaşık üçte ikisi köklerini Anadolu'ya kadar izleyebilir.
Kavala, gelişen tütün endüstrisi ve yeni sakinlerine iş sağlayan ve zamanla tamamen entegre olmalarını sağlayan doğal limanı nedeniyle seçildi. 
Yeni gelenler de yeni tatlar, danslar, şarkılar ve diğer Anadolu adetleriyle Kavala'ya renk katmışlar.
Yeni gelenler daha önce hiç nüfus olmayan Kavala'nın batı ve doğu kenarlarını Hilia (Bin), Pentakosia (Beş Yüz), Dekaokto (Onsekiz) gibi isimlerle mahallelere dönüştürerek, şehrin kentsel çehresini kökten değiştirdi. 
Aileler sayılara bağlı olarak Agia Varvara, Vyronas ve Girtzi'nin yanı sıra yeni bölgelere taşındı. 
Bugün bu mahalleleri, artık yeni apartman ve evlerin kapladığı aynı dönem evlerinin sıralarından tanıyabilirsiniz.





Kavalayı gezerken dikkatimi çeken ve size de ilginç gelebilecek, ihtişamını hala koruyan Kavala Su Kemeri'ni de (Kamares) anlatayım.
Şehir merkezinde yer alan, 270 metre uzunluğunda ve 25 metre yüksekliğinde tarihi bir yapıdır. 
Roma kökenli altyapı üzerine 16. yüzyılda Kanuni Sultan Süleyman döneminde Osmanlılar tarafından yeniden inşa edilmiştir.
1520-1530 yılları arasında Sultan I. Süleyman'ın veziri İbrahim Paşa tarafından yaptırılmış.
Kavala'da çıkarılan granit taşlar ve tuğlalar kullanılarak meydana getirilmiş.
Zamanında Kuzeydeki dağlardan kaleye ve dolayısı ile kente de su getirmek amacıyla kurulmuş.
Ve hatta bu su kemeri aracılığı ile 1911'in sonlarına kadar Kavala'ya Pangaeus Dağı'ndan içme suyu sağlanmış.
Günümüze dek sağlam kalmayı başaran yapı, Kavala'nın en önemli simgelerinden biridir ve ücretsiz olarak ziyaret edilebilmektedir.

Kavalayı anlatırken ünlü Kavala kurabiyesinden bahsetmez isek yazı eksik kalır.
Kavala'ya özgü, bol bademli, pudra şekerli ve ağızda dağılan kıvamıyla bilinen geleneksel bu un kurabiyesinden mutlaka tatmalısınız.
Bizim geçmişimizden, Osmanlı mutfak kültüründen izler taşıyan bu lezzet, hilal şekliyle hala bizi anlatır.
Türk mutfağındaki un kurabiyesi ile büyük benzerlik gösteren bu yiyecek burası ile özdeşleşmiş.
Her yerde, neredeyse adım başı Türkçe duyurular ile satılmakta.
Velhasılı biz Türkler için Kavala'yı ziyaret etmemizi gerektiren pek çok neden var.
Burasını gezdiginizde sizi Anadolu'ya tekrar geri götüren bir tarih turu ile zamanın içinde de yolculuk yapabilirsiniz.

(Kaynak VİKİPEDİA / Discover Greece / Türkiye Gazetesi)

30 Temmuz 2026 Perşembe

Yunanistan'dan Türkiye sınırına askeri yığınak yapma hazırlığında



Yunanistan Savunma Bakanı Nikos Dendias, Ege ve Girit'teki stratejik askeri üslerde incelemelerde bulundu. Atina, "Aşil Kalkanı" hava savunma ağı kapsamında Türkiye'nin yanı başındaki adalara İHA karşıtı sistemler ve binlerce kişilik muharip yedek kuvvet yerleştirmeye hazırlanıyor.

Yunanistan Savunma Bakanı Nikos Dendias, ülkenin savunma modernizasyonu çalışmaları kapsamında Ege ile Girit'teki askeri üsler ve deniz tesislerinde incelemelerde bulundu.
Kathimerini gazetesinin haberine göre, Genelkurmay Başkanı Orgeneral Dimitrios Choupis ile Deniz Kuvvetleri Komutanı Koramiral Dimitrios Kataras'ın eşlik ettiği ziyarette Dendias, stratejik öneme sahip altı adadaki deniz üslerini denetledi.
Atina yönetiminin hayata geçirmeyi planladığı çok katmanlı hava savunma sistemi "Aşil Kalkanı" kapsamında, Türkiye'ye yakın adalara İHA karşıtı savunma sistemleri ile elektronik harp kabiliyetlerinin konuşlandırılması öngörülüyor.

Dendias ziyaret sırasında üç yeni özel operasyon yedek birliğinin kurulmasına ilişkin kararları da imzaladı. Birliklerden ikisi tamamen yedek personelden oluşacak ve Atina bölgesi, Orta Makedonya ile Türkiye sınırındaki Evros bölgesinde konuşlandırılacak.
Yunanistan Savunma Bakanlığı, eğitim faaliyetlerinin genişletilmesi ve yapısal reformlarla birlikte yaklaşık 150 bin muharip hazır yedek personelden oluşan bir güç oluşturmayı hedefliyor.

29 Temmuz 2026 Çarşamba

Bağımsız Batı Trakya Türk hükümetinin lideri Peştereli Tevfik beyin izinden gidip Hemetli'de tarihi yeniden yaşamak





Batı Trakya'nın 27 Kasım 1919 tarihinde Fransa'nın Neuilly kentinde yapılan anlaşma ile fiili olarak Yunan egemenliğine verilmesi ve 1920’nin 24 Mayıs sabahı, General Zıverakis komutasındaki Yunan ordusunun Gümülcine’ye girmesi üzerine bu durumu kabullenmeyen vatanseverler hemen yeni bir idare kurarak 4. Batı Trakya Türk Hükümeti'ni ilan ederler.
Eski bir nahiye olan bugünkü Hemetli Köyü'nü kendilerine merkez seçen Peştereli Tevfik Bey başkanlığında direnişciler tüm dünyaya çagrıda bulunarak Yunanistan’ı büyük devletlere şikâyet ederler.
Yunan işgaline karşı bölgedeki Türk halkını teşkilatlandıran yeni Türk hükümeti bir taraftan da Avrupa başkentlerine heyetler göndererek diplomatik hak arayışlarında bulunur.
Faaliyetini 1920'li yılların başından 1923 yılında imzalanan Lozan Barış Antlaşması'na kadar sürdüren bu hükümetin İkinci Başkanı ve Adalet Bakanı Bekir Sıtkı, Dışişleri Bakanı Mahmut Nedim, İçişleri Bakanı Hasan Tahsin (Argun), Maliye Bakanı Sabri (Tüten), Evkaf Bakanı Mustafa (Doğrul), Genel Kurmay Başkanı Yüzbaşı Fuat (Balkan), Genel Kurmay ikinci Başkanı Teğmen Fahri (General Özdilek) idi.
Koşukavak'a sırtını dayayan Rodop dağlarının derinliklerindeki Hemetli'nin (Organi) o günlerinden geriye ne kaldığını, ne barındırdığını bilmek isteyenler için orayı görmek, yaşamak gerek.
Balkan Rumeli Türkleri Konfederasyonu (BRTK) yönetimi olarak Dr. Sadık Ahmet'i anmak için geldiğimiz Gümülcine sadece manevi değerleri ile değil kadim bir Türk kenti olarak da bu coğrafyada yaşayan her insanımız gibi bizi de tarihin derinliklerine çekiyor.
Dolayısı ile Batı Trakya'nın her karış toprağını görmek, oradaki insanlarımızı tanımak, hemhal etmek istiyoruz.
Bu nedenle pazar sabahı kahvaltıdan sonra günün programını yaparken BRTK Genel Başkanım Sabri Mutlu "Bugün seni Hemetli'ye götüreyim" deyince çok mutlu oldum, sevindim ve hiç tereddütsüz kabul ettim.
Çünkü günlerdir Batı Trakya'yı ve burada yaşananları konuşuyoruz. 
Geçmişi düşünüp olanları bugünün akıl süzgecinden geçirerek yeniden ele alıyoruz.
Bu nedenle Hemetli son direniş hattı olarak gidip görmek istediğim, ruhumu alevlendiren bir noktaydı.
Buraların bir dönem Bulgaristan idaresine girdiğini de düşünerek toplumsal hafızamıza yeni kayıtlar oluşturabilmek için yola çıktık.
Sabri başkanım yolda büyük dedesinin de bu güzergahı kullanıp Koşukavak'tan Gümülcine'ye semer satmaya gittiğini anlatıyor.
Bu bölgede hayata kök salıp, bu coğrafyayı soluduğu için her detayı en ince ayrıntısına kadar bana aktarıp yol boyunca geçtiğimiz köyleri tanıtan başkanım, buraların adeta gizli tarihini gün yüzüne çıkarıyor.
İkimiz de heyecanla ormanın derinliklerine dalıyoruz.
İrili ufaklı yerleşim yerlerini ve köyleri geçince bir süre sonra boşaltılmış bir askeri tesis ve kamp alanına vardığımızda Bulgar - Yunan sınır hattına ulaştığımızı anladım.
Burayı da geride bırakıp tepelere vardıgımızda sınırın sıfır noktasında karşılaştığımız kampçılar ile selamlaşıyor ve yolumuz üzerindeki her insana el sallıyoruz.
Bulgaristan tarafının sınır hattına ulaştığımızda asfalt yolun bittiğini görünce 
"Bu da ne" demekten kendimizi alamadık.
Yol birden sona ermiş, taşlı topraklı bir orman yoluna dönüşmüştü.
Ama vazgeçmek gibi bir düşüncemiz hiç olmadığı için tereddütsüz traktör izlerinden ileriye doğru hamle yapıyoruz.
Bir müddet orman içerisinde ilerledikten sonra bir an başkana baktım ve acaba doğru yoldamıyız diye düşünmekten kendimi alamadım.
Çünkü ıssız, in cin top oynayan yerlerde, dağ yamaçarından aşağı doğru iniyoruz.
Etrafta ormanın derin sessizliği.
Bir traktör tarafından eğreti bir şekilde düzlendiği belli olan bu toprak yolun Bulgaristan ile Yunanistan'ı birbirene bağladığını düşünebiliyormusunuz.
Sanki Afganistan ile Pakistan sınır hattındayız.
Ancak Sabri başkan konuyu özetleyince anladım ki Yunanistan bölge insanlarının bir birleri ile olan bağını koparabilmak için bilinçli bir tercihte bulunmuş ve yolu yapmamış.
Buraları yaklaşık yüz yıldır dünyadan izole eden Yunanistan kardeşi kardeşten ayırdığı gibi bölgeyi açık bir cezaevine dönüştürmüş.
Akıllarınca kapalı bir kutu haline getirdikleri buralardaki tarihi ve geçmişi insanımıza unutturacaklar.
Şimdi buraları görüp yaşayınca, insanımıza dokununca Atina yönetiminin korkusunu anlayabiliyorum.
Kardeşi kardeşten ayrı tutmanın, hesabı bunun üzerine kurmanın tarihsel yanılgısı elbette anlaşılacak birgün.
Bunu Avrupa Birliği sürecinde ortadan kalkan sınırların insanlarımızın beyinlerindeki çitleri de devrirdiğinde görüp yaşayacağız.
At arabası traktör yolu karışımı dar, yer yer çukurlu bu toprak yolda yaklaşık beş kilometre ilerleyip irili ufaklı tütün ekilmiş vadileri ve birkaç dağ kulübesi ile evi geride bırakınca nihayet asfal bir yola çıkıyoruz.
Sağa mı gitsem sola mı diye konuşup Sabri başkanın bölge ve coğrafya bilgisini sınarken birden sessizliği bir araba motoru bozuyor.
Bize doğru dönüp bulunduğumuz toprak yola dalan bu otomobil yanımıza geldiğinde duruyor ve buraların yabancısı olduğumuzu anladığından camı açıp temiz bir Türkçe ile nereye gittiğimiz ve nereyi aradığımızı soruyor.
Bu dağ başında eşi ve iki küçük kızı ile tarlasına giden ve ekmeğini adeta taştan çıkaran bir kardeşimizi görmenin ve tanışmanın duygusal analizini varın siz yapın.
Kısa bir tanışma faslı ve muhabbetten sonra bu kardeşimizin tarifinden Sabri başkan yön ve coğrafya sınavından başarı ile geçiyor.
Vedalaşıp asfalt yola dalıyoruz.
Bir süre daha irili ufaklı dere ve köprülerden geçip devasa yel degirmenlerine doğru tepelere direksiyon kırdığımızda gördüğümüz manzara bu seyahatimize on kat daha keyif katıyor.
Nihayet zirvelerdeyiz.
Buralardaki devasa değirmenlerin kırmızı ışıkları taşa Koşukavak'tan görünüyor.
Yunanistan'ın elektrik, Bulgaristan'ın ise altın ürettiği bu dağlarda bizim insanlarımız birer karışlık toprağa tutunmuş tütün başta olmak üzere kışın kendilerine ve hayvanlarına yetecek kadar anca sebze ve yonca ekip biçiyor.
Bulgaristan tarafındaki yoğun orman örtüsünün buralarda Akdeniz ikliminin de etkisi ile makilik alanlara evrilmesi buralardaki insanlarımıza pek alternatif sunmuyor.
O nedenle hayvancılık ve tütün bölgenin tek geçim kaynağı diyebilirim.
Tepelerde gördüğümüz koyun ve keçi sürüleri ile gezen çobanlara el sallayıp devasa yel degirmenlerini geride, yukarılarda bırakıp yolda rastladığımız tütünlerini sulayan bir kardeşimiz ile de yaptığımız kısa sohbetin ardından boşaltılmış bir Yunan askeri karakolunu geçince aşağılara, vadiye doğru kıvrılıp dönen, zaman zaman da bükülen asfalt yoldan Hemetli'ye doğru ilerliyoruz.
Bir süre daha yol aldığımızda aşağılarda irili ufaklı çatılar göründü.
İki dağın arasında dar bir vadiye yayılmış evlere ulaştığımızda ve bu ana kadar gezip tanıdığım cografyayı düşündüğümde Peştereli Tevfik Bey ve yoldaşlarının kendilerine neden burayı merkez seçtiklerini anlıyorum.
Aşağılarda yarım saat, bilemedin 45 dakika mesafede Gümülcine ve Dedeağaç ile Ege Denizi, yine aynı mesafede geldiğimiz yoldan yukarılardaki tepelerin ardı da Rodopların derinlikleri ve Bulgaristan.

Hemetli'ye büyük bir heyecan ile ulaşıp aracımızı caminin de bulunduğu küçük meydana parkediyoruz.
Evet stratejik konumu da dahil güzel bir yer.
Bize bura hakkında bilgiler aktaran ve buranın aşağı yukarı 600 haneli bir yerleşke olduğunu söyleyen yaşlılara doğru ilerleyip selamlaşıyoruz.
Cami bahçesindeki gölgelikli oturma alanında namaz vaktini bekleyen 75 - 90 yaş aralığındaki 5 kişilik ekip buranın canlı tarihçesi gibi.
Tek tek ellerini öptügüm bu büyüklerimiz ile hasret giderip sohbetin dibine daldıkça aslında gönül coğrafyamızın ne kadar büyük, insanımızın da ne kadar bize yakın olduğunu bir kez daha gördük.
Zamanın durduğu o anı anlatacak cümleleri bulmakta zorlanıyorum.
Bize ikramlarda bulunan köyün tek market sahibi ve oğulları ile torunlarını da anmadan geçemeyecegim.
Görüştüğümüz herkes bir veya iki defa benim de konakladığım ve Sabri başkanın memleketi de olan Koşukavak'a gelmiş.
Eskiden Pazarlık görmeye ve alışverişe Koşukavak'a gidildiğini söyleyen bu insanlarımızın zamanla araya sınır çekilmesinden dolayı Bulgaristan tarafı ile fiziki bağları kopmuş.
Ancak gerek yaşlılar, gerekse de gençler köylerinin geçmişini ve buralarda yaşananları çok iyi biliyor ve Türkiye ile kuvvetli bir bağları var.
Birçoğunun akrabası hali hazırda başta İstanbul ve Bursa olmak üzere Manisa, İzmir ve Sakarya'da yaşıyormuş.
Hepsi ile tek tek vedalaşıp geriye, geldiğimiz yöne doğru hareket ettiğimizde buraların kadim tarihimizin vazgeçilmezlerinden olduğu gerçeğine bir kez daha tanık olduk.
Batı Trakya'nın insanı ne Tevfik Bey ve yoldaşlarını, ne yaşananları, ne de geçmişini unutmuş değil...



BATI TRAKYA'DA KURULAN 
BAĞIMSIZ TÜRK CUMHURİYET 
VE HÜKÜMETLERİ