Türkiye'de 'Eşkiya dünyaya hükümdar olmaz' şiiri ve türküsünü bilmeyen yok gibidir. Sabahattin Ali'nin bu ünlü eseri Sinop cezaevinde kaleme aldığını ise bu kentte yaşam süren mübadillerin akıbetinin bilinmediği gibi çok az kişi bilir.
Sinop ziyaretimizde Kenan Aral başkanımız ile arkadaşlarının hazırladığı muhteşem program sayesinde adeta zamanın durduğu girenin neredeyse bir daha çıkamadığı, kuş bile uçurtulmayan, tutsaklarının adeta öyküleştiği ve bu gün koğuş duvarlarında anlatıldığı tarihi Sinop Cezaevi'ni de ziyaret ettik.
Bugün bir müze olarak hizmet veren eski kalenin AB fonları ile kültürel bir kimliğe dönüştürülmesi iyi de olmuş.
Ancak ben ziyaret öncesi yine de bir ikilem yaşadım.
Gitmek, görmek istemedim.
Bir hüzün bulutu geçti yüreğimden.
Oldum olası cezaevlerini sevmem.
Bir insana yapılabilecek en büyük kötülüktür tutsak edilmek.
Özgürlüğünden mahrum etmek.
Hak etmeyen yokmu dur?
Elbette vardır.
Ancak ben bu konuda geçmişten gelen bir duygusal açmaz yaşadım.
Delikanlılığım günlerimde ilk ezberledigim türkü idi 'Eşkiya dünyaya hükümdar olmaz'.
Hatta diyebilirim ki tamamını ezbere bildiğim tek eserdir.
Ünlü şairimiz Sabahattin Ali'nin Sinop Cezaevi günlerini bilmesem de orada tutulduğu gerçeği yüreğimi burktu ve ikilem yaşamama neden oldu.
Bir de tabi kim bilir kimlerin burada hapis yattığı, eziyet çektigi, hatta işkenceye tabi tutulduğu fikri ruhumu kararttı.
Ancak tüm bu düşüncelerime rağmen arkadaşlarımın ardından ben de kompleksin kapılarından, o farklı, antik çağlara açılan büyülü geçitten geçerek içeriye adım attım.
KUŞ BİLE UÇURTULMAYAN YER
Gördüklerimden, rehberimizin anlattıklarından etkilenmemek mümkün değildi.
Sinop Cezaevi Müzesi kapıdan içeriye adım atanda nasıl bir etki bırakırsa bıraksın, hangi düşünceleri oluşturursa oluştursun mutlaka görülmesi gereken bir yer.
Bir zamanlar filmlere de konu olmuş, mekanlık yapmış Tarihi Sinop Kapalı Cezaevi ya da resmi adıyla Tarihi Cezaevi, bir dönem Anadolu'nun Alcatraz'ı olarak tanınmış.
1999 yılında kapatılmış ve 2000 yılında da müzeye çevrilmiş.
2020'de yerleşkenin içi ve çevresinde restorasyon çalışmalarına başlanmış sonrasında da bir Avrupa Birliği projesi kapsamında bu günkü halini almış.
Üç yanı deniz olan ve tarihi Sinop Kalesi duvarlarının içerisinde yer alan cezaevine ev sahipliği yapan kale, yaklaşık 4 bin yıl önce Gaskalılar tarafından inşa edilmiş.
Yunanlılar, Pontuslular, Romalılar, Bizanslılar, Selçuklular ve Osmanlılar kendi dönemlerinde kaleyi korumuş ve güçlendirmişler.
Kalenin cezaevi olarak kullanımına ait en eski belgeler ise 1568 yılına ait.
Evliya Çelebi seyahatnamesinde bu zindanı şöyle anlatmakta;
"Büyük ve korkunç bir kaledir. 300 demir kapısı, dev gibi gardiyanları, kolları demir parmaklıklara bağlı ve her birinin bıyığından 10 adam asılır nice azılı mahkûmları vardır. Burçlarında gardiyanlar ejderha gibi dolaşır. Tanrı korusun, oradan mahkûm kaçırtmak değil, kuş bile uçurtmazlar."
İç kalenin resmi olarak zindana dönüşmesi ise 1887 yılında olmuş.
O dönem Sinop Mutasarrıfı olan Veysel Paşa yeni binalarla birlikte bir de hamam ekletmiş komplekse, akabinde de 1939 yılında çocuk hapishanesi olarak kullanılmak üzere bir bina daha yapılmış.
Sabahattin Ali, “Duvar” adlı öyküsünde Sinop Cezaevi'ni şu sözlerle anlatmakta;
“Uzun zamanlar deniz kenarında ve surlar içindeki bir hapishanede kaldım. Kalın duvarlara vuran suların sesi taş odalarda çınlar ve uzak yolculuklara çağırırdı. Tüylerinden sular damlayarak surların arkasında yükseliveren deniz kuşları demir parmaklıklara hayretle gözlerini kırparak bakarlar ve hemen uzaklaşırlardı.”
Kompleksi gezerken duvarlardan birinde anlatılan ve mahkumun burada zaman algısını yitirdiği yazıyı olayı daha iyi anlayabilmek adına özellikle aktarmak isterim;
HÜCREDE ZAMAN ALGISINI KAYBETMEK
Rutini Kaybetmek ve Yeniden Bulmak
Gün ışığından yoksun bu dar ve penceresiz alanlarda zamanın akışı belirsizleşir.
Ne sabahı haber veren bir ışık süzmesi ne de akşamı işaret eden bir gölge vardır.
Yalnızca yemek vermek için uğrayan gardiyanın ayak sesleri... ritim yok, rutin yok, onu dış dünyaya bağlayacak hiçbir veri yok.
İşte bu koşullar altında, zaman algısı da yavaş yavaş silinir insanın.
Ve yerini mutlak bir yalnızlığa bırakılır.
Hücreler bitişiktir birbirine.
İçeride kalan kişi, yan hücrede bir başkasının varlığını ancak sesle duyumsayabilir.
Bu sessizliğin içinde geçen zaman giderek belirsizleşir.
Hafizada dahi iz bırakmayan bir süreksizlik hâkim olur.
1, 3, 5, 10. Kimse sayamaz kaç gün kaldığını hücrede...
Ne zaman ve nasıl geldiğini.
Öyle ki, bazı mahkûmların varlıkları bile unutulur.
Günler geçer, yeni bir şey olmaz hücrede. Konuşulanlar ya dündür ya yarın.
Zaman askıda kalır böyle anlarda.
Tıpkı çoğalan saatlerin ritminin birbirine karıştığı gibi, hangisine bakacağını bilemez ziyaretçi ve sonunda takip etmeyi bırakır. Ritim artık bir şey ifade etmez.
Tıpkı hücrede zaman algısını kaybeden mahkûmun yaşadıkları gibi."
Sabahattin Ali'nin Sinop Cezaevi ile tanışma sürecinin öyküsü ise şöyle.
ATATÜRK'E HAKARET İDDİASI
Aydın’da öğretmen iken dönemin yönetimine karşı faaliyetlerinden dolayı yargılanan ve üç ay mahpus yattıktan sonra da sürekli takibata, baskıya maruz kalmış bir muhalif olan Sabahattin Ali yazdığı bir şiirde Atatürk’e hakaret ettiği gerekçesiyle 1932 yılında tutuklanır.
Bir yıla yakın hüküm giyen Ali, Konya ve Sinop Hapishanelerinde yatar ve 1933’te de memuriyet kaydı silinir.
29 Ekim 1933’te Cumhuriyet’in onuncu yılında çıkarılan afla hapisten çıkan Sabahattin Ali cezaevinde iken Mustafa Kemal Atatürk'e affedilmesini talep eden bir mektup yazar ancak bu isteği kabul görmez.
Olayın içeriği ve tarihsel süreci ile ilgili şu bilgileri vermemiz konunun anlaşılması için yeterli olacaktır.
Sabahattin Ali’nin Kuyucaklı Yusuf isimli romanı, 1937’de yayınlanmadan önce Cemal Kutay’ın sahibi olduğu Yeni Anadolu gazetesinde tefrika edilir.
Gazetelerde bu tür hikaye ve romanların yazı dizisi olarak yer alması bu günün diliyle söyleyecek olursak, TV dizileri gibi hararetle takip edildiğinden, hatırı sayılır bir okur kitlesi olur romanın, dolayısıyla da Cemal Kutay’ın gazetesinin.
Gazete bu yayından dolayı bir hayli tiraj alırken, bir süre sonra Sabahattin Ali, parası ödenmediği gerekçesi ve Cemal Kutay’ın fikri yapısıyla düştüğü anlaşmazlıktan dolayı eserinin gazetedeki yayınını sonlandırır.
Gazetenin tirajı da doğal olarak büyük bir düşüş yaşar.
Cemal Kutay bu durum karşısında büyük bir ihtimalle, intikam duygusuyla hareket eder ve yukarıda geçen Memleketten Haber şiirinin okunduğu iddia edilen bir dost ortamı sohbetini muhbirlerin de etkisiyle ihbar eder.
Ancak Sabahattin Ali bu durumu ve bu şiiri okuduğunu reddeder ve cezası nedeniyle tutuklu bulunduğu Konya Cezaevi’nden Atatürk’e hitaben şu mektubu kaleme alır;
"Reisicumhur Gazi Mustafa Kemal Hazretlerine,
Zât-ı âlinizi îmâen ve telmihen tahkiri mutazammın (imâ ve kastederek hakaret eden) bir şiiri yazmış ve okumuş olmak cürmü ile bir sene hapse mahkûm edildim. Mahkeme zabıtlarının sathî bir tedkiki bile bu kararın nasıl bir zihniyetin tesiri altında verildiğini isbat edebilir. Fakat, Temyiz Mahkemesi tarafından tasdik edilmiş olması, hükmün isabetsizliğine dair daha çok söz söylemekten beni alıkoymaktadır. Beni en çok üzen yediğim ceza değil, sizin büyük isminizin şahsî intikam vasıtası olarak kullanılabilmesi ve buna müsamaha edilmesi keyfiyetidir. Kablî (önfikirli) hükümlerden, sakat düşüncelerden ve lüzumsuz korkulardan uzak bir heyete her zaman kabahatsizliğimi ispat edebilirim.
Fakat bütün bunlara lüzum kalmadan işi sizin yüksek kararınıza bırakmayı tercih ettim: ‘Ben böyle bir şey yapmadım’ diyor ve buna inanmanızı rica ediyorum. Benim şimdiye kadar yalan söylediğim görülmemiştir. Ne karakterde bir adam olduğum da Maarif Vekâleti’nden sorulabilir. Herhalde bana inanacağınızı ümit ediyorum. Şimdilik kendi sözlerim ve teminatımdan başka müeyyidesi (yaptırımı) olmayan bu iddiam inanılacak kuvvette görülmediği takdirde yine size müracaat ediyor ve affımı rica ediyorum. Eninde sonunda hakkımı ispat edeceğimi bilmesem böyle bir ricada bulunmazdım. Beni affedecek kadar büyük ve iyi kalpli olduğunuzdan eminim. Ellerinizden öperim efendim. 14 Nisan 1933.
Konya Hapishanesi’nde mevkuf, Konya Muhtelit Orta mektep Almanca Muallimia Sabahattin Ali”
Ancak buna rağmen affedilmez ve cezasının kalan kısmını tamamlaması için Sinop Cezaevi'ne gönderilir.
Sabahattin Ali'nin her eseri edebiyat tarihimizde büyük yankı uyandırmıştır ancak şüphesiz en ünlüsü 'Eşkiya Dünyaya Hükümdar Olmaz' şiiridir.
Daha sonraki zamanlarda bestelenip bir çok sanatçı tarafından da seslendirilen eseri buraya almamak olmazdı.
Çünkü kompleks bu şiir ile daha da ünlenmiş.
Ancak ben özellikle inceledim.
Buradan firar eden hiç oldu mu bilmiyorum ama bırakın denize uçup 3 gün 3 gecede Rize'ye ulaşmayı Evliya Çelebi'nin dediği gibi buradan kuş bile uçmamıştır.
Bu dizeler olsa olsa Sabahattin Ali'nin özgürlüğe, adalete olan özlem ve düşlerinin satırlara yansımasıdır.
Sabahattin Ali'nin Sinop'taki tutsaklığı, o günlere ait anılar ve onun yattığı koğuş ile adına düzenlenen bölüm ziyaretimde en çok etkilendiğim alan oldu.
Evet tarihi mekan ile ilgili anlatmak istediklerimizin hepsini satırlara dökmeye kalksak ciltler dolusu kitaplara sığmayacak.
Ancak ben burada yatan bazı ünlü isimleri de aktararak yazımın bu bölümünü bitireyim.
Kırım Hanı II. Devlet Giray, Gürcü Nusret, Refik Halit Karay, Mustafa Suphi, Ahmet Bedevi Kuran, Ruhi Su, Burhan Felek, Zekeriya Sertel, Refi' Cevad Ulunay, Celal Zühtü Benneci, Hüseyin Hilmi, Osman Cemal Kaygılı, Kerim Korcan ve Osman Deniz bu cezaevinde yatmış bazı ünlü isimlerdir.
SABAHATTİN ALİ'NİN BİR YANI BALKAN TÜRKLÜĞÜDÜR
Şimdilerde kitapları on milyonlar satan, Balkan Türklerinin yetiştirdiği en tanınmış yazar ve şair Sabahattin Ali, 25 Şubat 1907'de o dönem Osmanlı İmparatorluğu toprağı olan Bulgaristan'ın Gümülcine sancağına bağlı Eğridere (şimdiki Ardino) ilçesinde doğmuştur. Yazarın, soyu baba tarafından Trabzon'un Of ilçesine, anne tarafından ise Bulgaristan'ın Lofça iline dayanmaktadır. Edebî kişiliğini toplumcu gerçekçi bir düzleme oturtarak yaşamındaki deneyimlerini okuyucusuna yansıttı ve kendisinden sonraki Cumhuriyet dönemi Türk edebiyatını etkileyen bir figür hâline geldi. Daha çok öykü türünde eserler verse de romanlarıyla ön plana çıktı; romanlarında uzun tasvirlerle ele aldığı sevgi ve aşk temasını, zaman zaman siyasi tartışmalarına gönderme yapan anlatılarla zaman zaman da toplumsal aksaklıklara yönelttiği eleştirilerle destekledi. Kuyucaklı Yusuf (1937), İçimizdeki Şeytan (1940) ve Kürk Mantolu Madonna (1943) romanları Türkiye'deki edebiyat çevrelerinin takdirini toplayarak hem 20. yüzyılda hem 21. yüzyılda etkisini sürdürdü.
Bir dönem memurluktan ihraç edildi ancak Atatürk hakkında yazdığı bir şiirden dolayı yeniden devlet kurumlarında görevlendirildi. Ayrıca kendisine yüklenen sosyalist algısını kırmak için de Esirler adlı bir oyun kaleme aldı.
Hayatının son yıllarında Türk milliyetçileriyle yaşadığı tartışmalarla da öne çıktı, özellikle Türkçü-Turancı yazar Nihal Atsız ile yaşadığı gerilim giderek artarak Irkçılık-Turancılık Davasının bir parçası oldu. Bu dönemde Aziz Nesin'le beraber çıkardığı Markopaşa dergisinde siyasileri eleştirmesi yüzünden çeşitli davalarla uğraşmak zorunda kaldı. Hakkındaki davaların aleyhinde seyrettiği bir dönemde Türkiye'den ayrılmak istedi ve Bulgaristan sınırını geçmek isterken kendisine kaçma girişiminde rehberlik eden Ali Ertekin tarafından milliyetçi gerekçelerle öldürüldü.