5 Haziran 2018 Salı

YUNANİSTAN CUMHURBAŞKANI KENDİYLE ÇELİŞKİYE DÜŞTÜ


Yaptığı konuşma ile Ege’de ülkesi ile Türkiye arasında sınırları belirlenmemiş adaların varlığını kabul eden Yunanistan cumhurbaşkanı öte yandan buradaki her kara parçasının kendilerine ait olduğunu ve gri bölge bulunmadığını iddia etti
 

Yunanistan Cumhurbaşkanı Prokopis Pavlopulos Yunan Milli Savunma Bakanlığı’nca düzenlenen ‘NATURA 2000 Ağı’nın yükselen değeri’ konulu etkinlikte yaptığı konuşmada Ege’deki kıta sahanlığı konusunda Türkiye’ye sert mesajlar verirken tespitleri ve kendisiyle de çelişkiye düştü. Pavlopulos AB sınırları ile ülkesinin sınırlarının özdeş olduğunu belirttiği konuşmasında “1923 yılında imzalanan Lozan Antlaşması ile 1947 yılında imzalanan Paris Antlaşması hiçbir yoruma olanak bırakmayacak şekilde açık ve net olarak Yunanistan’ın sınırlarını, topraklarını ve bunlar üzerindeki egemenliğini belirler ve özellikle de denizde hiçbir ‘gri bölgeye’ yer bırakmamaktadır” dedi. Cumhurbaşkanı Pavlopulos sözlerinin devamında ise Yunanistan ile Türkiye arasında kapanmamış tek konunun adalardaki kıta sahanlığı sınırlarının belirlenmemiş olmasına dikkat çekerken kendi sözleri ile de çelişkiye düştü. Yunan basınında yer alan haberlere göre konuşmasının başında Ege’de gri bölge olmadığını belirten Pavlopulos’un var olan anlaşmalara göre Ege adalarındaki kıta sahanlığı ve sınırların belirlenmediğini vurgulaması Yunanistan açısından ilginç bir durum oluşturdu. Mevcut anlaşmalarda Ege adalarının silahtan arındırılmış olması ve askeri yığınak yapılmaması maddelerini de es geçen Pavlopulos kunuşmasını ise şu sözlerle tamamladı “Bu veriler ışığında Yunanistan’ın sınırları ve toprağı aynı zamanda AB’nin de sınırları ve toprağıdır” Bu nedenle Natura 2000 Ağında yer alan bölgelerin büyüklüğüne bakmaksızın ister ikamet edilen yerler olsun, ister olmasın buraları Yunanistan ve dolayısı ile Avrupa Birliği sınırları içerisindedir” dedi.

3 Haziran 2018 Pazar

YUNANİSTAN AB'YE GİRMİŞ AMA AVRUPA BİRLİĞİ YUNANİSTAN'A GİREMEMİŞ

Muharrem İnce’nin Yunanistan’ın Gümülcine kentine ziyaretinde heyetten bazı isimlerin gözaltına alınması sırasında yaşananlara ilişkin yeni bir görüntüyü ortaya çıktı.

Edremit Belediye Meclis üyelerinin ters kelepçeyle gözaltına alındığı olayda CHP Bursa Milletvekili Dr. Ceyhun İrgil’in de Yunan polisiyle tartıştığı görülüyor. İrgil, Yunan polisine “Neden kelepçe takıyorsunuz? Arama izni olmadan arabayı nasıl arıyorsunuz? Burası Avrupa Birliği değil mi?” diyor.


ARAMA İZNİ YOKTU

Muharrem İnce ‘nin Batı Trakya ziyareti kapsamındaki toplantısı için Gümülcine’ye giden Türk heyetinden Edremit Belediye Meclis üyeleri ters kelepçeyle gözaltına alınmış, 4 saat tutulduktan sonra İnce’nin toplantısının bitmesi sonrasında serbest bırakılmıştı. Edremit Belediye Başkanı Kamil Saka ve beraberindekilerin Yunan polisi tarafından arandığı olayda gözaltının sebebi içinde Türk bayrağı ve şapka bulunan çantalardı.
Ortaya çıkan yeni bir görüntü ise Yunan polisinin tutumunu bir kez daha gözler önüne serdi. Görüntülerde CHP Bursa Milletvekili Dr. Ceyhun İrgil, Yunan polisine gösterdikleri tutumun nedenini soruyor. İrgil “Neden kelepçe takıyorsunuz? Arama izni olmadan arabayı nasıl arıyorsunuz? Burası Avrupa Birliği değil mi?” diyor ve polis bu sözleri kendisine çeviren kişiyle topluluğun içinden uzaklaşıyor.

AB YUNANİSTAN’A GİREMEMİŞ


Öte yandan yeni ortaya çıkan bu görüntülere ve o gün yaşananlara ilişkin CHP’li İrgil’in değerlendirmesi şöyle:
“O gün Konsolosluk binasının arkasındaki sokakta yaşanan olayın tek nedeni Türk bayraklarıydı. Bununla birlikte çantaların veya bagajların aranması ne kadar doğru değilse, konsolosluğun bu olaya seyirci kalması da o kadar doğru değildi. Bundan da önemlisi, hani yurtdışında miting yapmalarına izin verilmediği için birileri “Herkes bize engel oluyor” diyor ya, o öyle değil. Aslında Türkiye’nin itibarı kalmadı, bu iktidar Türkiye’nin itibarını yerle yeksan etti. Diplomatik pasaportlu insanlarınız bir ülkeden içeri giremiyorsa, sizin ülkenizin itibarı tartışılır. Ayrıca Yunanistan gördüğümüz şudur; Yunanistan Avrupa Birliğine girmiş ama Avrupa Birliği Yunanistan’a girememiş.” (MEDYA SİYASET)

2 Haziran 2018 Cumartesi

SEÇİM GERÇEKLİĞİ, SIRBİSTAN VE LUKA MAKSİMOVİÇ...

Cumhurbaşkanı adayı miting kürsüsüne çıktı, açık açık “yolsuzluk yapacağım, söz veriyorum çalacağım, memleketi soyup soğana çevireceğim” dedi. Miting alanı alkıştan yıkıldı.
Televizyona çıktı, alenen “ayrım yapmayacağım, istisnasız hepinizi soyacağım, birazını size dağıtacağım, lütfen beni uğraştırmayın, paralarınızı doğrudan cebime gönderin” dedi. İzlenme rekoru kırdı.
*
Garibanların gözüne sokarcasına aşırı büyük bir altın saat takıyordu, aşırı büyük bir yüzük kullanıyordu.
*
Üniversite diploması sahteydi.
*
“Hırsızım ve üçkağıtçıyım ama, dürüstüm ve beyefendiyim, bana oy verin” dedi.
*
Mega projeleri vardı.
“Gelişmiş ülkelerin şehirlerinde birer tane metro var, benim vizyonuma yetmez, şehirlerimize üçer tane metro yapacağım” dedi.
“Başkentimizde havalimanı var ama, ben başkentimize beş tane daha havalimanı yapacağım” dedi.
“Başkentimizde deniz yok ama plaja ihtiyacımız var, denizi getireceğim, başkentimizin sahili olacak” dedi.
“Lamborghini fabrikası açacağım” dedi.
“Bana oy veren herkese elden nakit para vereceğim” dedi.
“Maaş ödemeyeceğim ama herkese iş vereceğim” dedi.
“Emeklilerin masraflarını azaltmak için ötanazi merkezleri kuracağım, emekliler ölürse hiç masrafları olmaz” dedi.
“Trump’la Putin yakın arkadaşlarımdır, doğu bloğuyla batı bloğunu barıştıracağım, dünyanın lideri olacağım” dedi.
“Sadece kendi çıkarlarım için hareket edeceğim, aklınıza hayalinize gelmeyen yalanlar söyleyeceğim, 50 yıl iktidarda kalacağım” dedi.
“İktidardaki ilk icraatım olarak sevgilimi first lady yapacağım” dedi.
“Kamuoyu araştırma anketi yaptırmama gerek yok, cumhurbaşkanlığı seçimini kazandığımı zaten falcılar açıkladı” dedi.
*
Yüzde 10 oy aldı!
*
Evet... Sırbistan’da geçen sene yapılan cumhurbaşkanlığı seçiminde, bu vaatlerde bulunan cumhurbaşkanı adayı yüzde 10 oy aldı.
*
11 aday vardı.
“Söz veriyorum memleketi soyacağım” diyen aday üçüncü oldu, ikinciliği kıl payı kaçırdı.
*
İsmi, Luka Maksimoviç.
Komedyen!
*
Vatandaşın gözünün içine baka baka yalan söyleyen sahtekar politikacıları toplumun yüzüne vurmak için resmen aday olmuştu.
*
Kendisine oy verenlerin tamamı gençlerdi!
*
Peki, kendisine oy veren gençler aslında “komedyen” olduğunu, düzenbaz politikacılarla alay etmek için aday olduğunu bilmiyorlar mıydı? Elbette biliyorlardı. Zaten asıl o nedenle oy verdiler.
*
Sandık başında röportajlar yapıldı.
“Yalan söylediğini saklamayan sahte bir aday, doğrular hakkında yalan söyleyen gerçek bir adaydan daha namusludur” dediler.
*
Türkiye’de haber bile olmadı.
Ama, dünya basınında büyük yankı uyandırdı.
*
“Demokrasi kültürü” açısından enteresan ötesi bir gelişmeydi.
Tarihte örneği olmayan “ibret verici” bir seçimdi.
Hırsız politikacılara karşı eşi benzeri görülmemiş bir isyandı.
*
İdeolojilerden bağımsız.
Sosyal sınıflardan bağımsız.
“Kuşak” isyanıydı.
Yılmaz ÖZDİL'in yazısı www.sozcu.com.tr 'de 

30 Mayıs 2018 Çarşamba

SOFYA KOBİ ZİRVESİ İLE BALKANLARA LİDERLİK EDECEK

Bulgaristan AB dönem başkanı sıfatıyla küçük ve orta ölçekli iletmelere de liderlik edecek. 7 Haziran Perşembe günü Sofya  Hilton Otel’de düzenlenecek 2. Balkan KOBİ Konferansı’nın konu başlıkları  başarı, inovasyon,  pazar, finans ve dijitalleşme” olarak belirlendi. Ekonomi Bakanlığı’na bağlı Bulgaristan KOBİ Geliştirme Ajansı ve Bulgaristan Yatırımlar Ajansı tarafından da desteklenen etkinliğe Türkiye, Romanya, Yunanistan, Makedonya, Sırbistan, Hırvatistan, Bosna Hersek, Arnavutluk, Kosova, Karadağ, İtalya, Avusturya ve Ukrayna’dan 150’nin üzerinde, Bulgaristan’dan ise 200’ün üzerinde KOBİ temsilcisinin katılması bekleniyor. Bulgaristan ve AB kurum temsilcileri ile büyükelçiler, yerel ve sektörel kuruluş temsilcileri de etkinliğin resmi konukları arasında yer alacak.

16 Mayıs 2018 Çarşamba

Kazaklar, Astana ve Türkçe’nin ‘J hali’ni yaşamak…

Kazak deyince akla bizdeki sert mizaçlı, 

hanımına yüz vermeyen çekinilen insan tiplemesi 

gelir, meğer tarihimizde de vakiymiş 

Gerçi bizim erkek milleti Türkiye’de hep kazak geçinir ancak süeter bile olamaz ama yalandan da olsa atıp tutmayı sever. Kazakistan gezisi gündeme geldiğinde aklımda bin bir düşünce beni esir aldı desem yalan olmaz. Kazakları hep Osmanlı-Rus savaşlarındaki ünlü Kazak alaylarından bilirdim. Öyle ya Viyana, Kırım, Kafkas ve Balkan savaşları başta olmak üzere girdiğimiz her mücadelede tüm yıpratıcı ve yıkıcı darbeler onlardan gelmişti. Hezimete uğradığımız bütün süreçlerde Kazak askeri cesareti ve gücü tarihimize özenle not edilmiş. Her karşılaşmamızda kardeş sayılan bu ulustan yediğimiz tokatlar tarihin bir garip cilvesi ve hüznü olagelmiş. Astana’ya ayak bastığımda aklımda hep bu düşünceler uçuşuyordu. Gerçi Kazak ulusunun genelini bugünkü Kazakistan'da yaşayan Kazaklarla karıştırmamalıyız ama yine de ''Kazaklar'' denince aklımda özetini anlatacaklarımın tarihsel yalınlığı vardı.


'GEÇMİŞE TOPRAK SAÇSAN, GELECEK SANA TAŞ ATAR''

KAZAK ATASÖZÜ

(İsmail KORKMAZ)

Kazak sözcüğü eski Türkçede maceracı, özgür insan anlamında kullanılmaktadır
Rus kazakları olarak da adlandırılan ancak buna rağmen içlerindeki Türklük nedeniyle Rusların dahi Türk soylu olarak tanımladığı Rus Kazakları bizim tanıdığımız Kazakların farklı bir etnik grubu.
Rus tarihinde kayda girmiş haliyle Rus Kazakları daha çok kırsalda yaşayan ve Rus ordusunda önemli mevkilerde bulunmuş Türk, Ortodoks inanca sahip olanlarla Müslümanların karışımı soylu bir topluluk.

Tarihte savaşçılıkları ve zalimlikleri ile nam salmışlar
Cihan imparatorluğunun sonunu getiren sürecin başlangıcındaki 1878 Osmanlı-Rus Savaşı'nda (Doksan üç harbi) Osmanlı'ya karşı cepheye sürülen ve aklımda bu haliyle var olan Kazak alaylarının Plevne savunmasını nasıl çökerttiği malumunuz.
Sadece çökmekle kalmadık.
Bu savaşın ardından en az Anadolu kadar ana vatanımız olan Balkanlar’ı da yitirdik.
Tarihçilerin kayda aldığına göre yüzyıllar boyunca Kazaklardan o kadar çok 'dayak yemişiz' ki anlatmakla bitmez.
Ancak önemli birkaçını aktarmakta, tarihe yeniden not düşmemde, Kazakistan’ın Başkenti Astana’ya yaptığım gezi ve onları iyi tanıma adına bunları anlatmamda fayda var.
Mesela Kuzey politikamızı onlar iflas ettirmiş…
Kazakların tarih sahnesine çıkışları milattan önce de olsa esas itibarı ile 15. yüzyıla rastlar.
Kazaklar bir Türk boyunun adı olduğu halde, Türklerin dışında kendilerine Kazak diyen ve benzer yaşam tarzı sürdüren Rus boyları da varmış.
Bu ikisi çoğunlukla birbirine karıştırılır ve Kazakların tek bir kökenden geldiğini sanılır.
Oysa durum böyle değildir.


HER KARŞILAŞTIĞIMIZDA TOKAT YEDİK

Köken konusunu fazla deşmeden konuyu ansiklopedilere havale edip Kazaklarla olan ilişkilerimizden devam edelim.
Her karşılaştığımızda Kazaklardan farklı nedenlerle de olsa tokat yesek dahi tarih boyunca Kazak boylarının Osmanlı'ya çektirdiği cefayı bilmemizde fayda var.
18. yüzyıl başlarından itibaren tamamen Rusya'nın egemenliği altına giren Kazaklar,
Moldavya'dan Hazar Denizi'ne kadar uzanan geniş step bölgesinin kuzeyindeki Hıristiyan Kazaklar da olmak üzere dört büyük topluluktan meydana gelmiş: 

-         Zaporog Kazakları (Orta Dinyeper), 
-         Don Kazakları (Don Irmağı boyları),
-         Terek Kazakları (Terek Irmağı boyları) ve
-         Kazakistan kazakları (Bugünkü Kazakistan coğrafyası).
Zaporog Kazakları, Lehistan'a, diğerleri ise Rus Çarı'na bağlıydılar.
Bu Kazak gruplarının en güçlüsü ve Osmanlı için en büyük tehlikeyi yaratanı, bir 'hetman' (Türkçe'de, 'Ataman') idaresinde bulunan Zaporog Kazakları idi.
 'Za' alt, aşağı, öte anlamındadır; 'porog' ise 'çağlayanlar' sözcüğünün karşılığıdır...
Zaporog Kazakları, 'Dinyeper çağlayanlarının öte tarafındaki' Kazakları anlatmak için kullanılır.
Dinyeper çağlayanlarının güneyindeki düzlük bölgeyi yurt edinmiş olan Zaporog Kazakları, bugünkü Ukraynalılar’ın ataları sayılırlar. 
Zaporog Kazakları'na ilişkin en çarpıcı analiz, ünlü Rus yazarı Nikolay Gogol'ün 'Taras Bulba' adlı uzun öyküsüdür. 
Gogol'un uzun öyküsünden sinemaya uyarlanan 'Taras Bulba' aynı zamanda bir Kazak başyapıtıdır ve 1962 yılında çekilmiştir.
Ünlü yazar Gogol ‘ün anlatımıyla sinema filmine uyarlanan Türk-Kazak karşıtlığı ilginç saptamalar da içerir.
Bu öyküde psikoloji ve ideolojileri net hatlarla çizilen Kazakların, Osmanlı’nın en büyük askeri hezimetlerinden olan Viyana bozgununda nasıl önemli bir rol oynadıklarını görürüz.
Buğra Tokatlı’nın Karadeniz ve İstanbul kıyılarına Kazak Yağmaları adlı makalesinde de ilginç saptamalar vardır.


Yazar konuyu şu şekilde özetlemektedir:
‘’ Osmanlı tarihi yıllardan beri belirli bir 'şablon' çerçevesinde anlatıldığı için, bazı tarihi olaylar hep göz ardı edilir.  Bunlardan biri de 'Kazaklar' konusudur. 17. Yüzyıl'da Osmanlı İmparatorluğu'nun geleneksel doğu ve batı siyasetinden saparak daha çok kuzeye yöneldiği görülür. 16. Yüzyılda, ‘tampon' bir bölge olarak görüldüğü için, üzerine gidilmeyen ve tarafsız kalmasına çalışılan Lehistan, 17. Yüzyıl başlarından itibaren, Osmanlı ordularının hedefidir. Osmanlılar, Lehistan'ın tarafsızlığını bırakmasının en acı faturasını, Viyana önlerinde ödeyeceklerdir. Osmanlı, neden kendi menfaatine olan Lehistan'ın tarafsızlığı politikasından vazgeçerek kuzeye inmiştir? Bunun yanıtı tek bir sözcükle verilebilir: Kazakların yaşadığı Moldavya'dan Hazar Denizi'ne kadar uzanan geniş step bölgesi, tarih boyunca asilerin sığınma alanı olmuştur. Kırım hanlarının otoritesini tanımayıp steplere sığınanlara 'Kazak' (Kaçak) denilirdi. Bunlar Müslüman'dı. Step bölgesinin batı tarafında ise Lehistan ve Rusya’dan kaçmış Hıristiyanlar bulunurdu. Stepler, devlet disiplini altında yaşamak istemeyen kaçakların vatanı durumundaydı. Buradaki insan topluluklarının yaşam tarzı, saldırdıkları bölgelerden elde ettikleri ganimetlerle geçinme üzerine kuruluydu. 
17. Yüzyıl'da Karadeniz kıyılarının ve İstanbul'un korkulu rüyası haline gelmek ve Osmanlı'nın geleneksel kuzey siyasetini değiştirmek için Kazaklar ne yapmışlardı? 16. Yüzyıl sonlarından itibaren Zaporog Kazakları denizden, Karadeniz'de kıyısı olan Osmanlı kentlerine cüretkar saldırılar başlattılar. 1594, 1601 ve 1606'da Akkerman, 1602 ve 1606'da Kili, 1609 ve 1613’te Tuna, 1614'te Kefe ve Sinop, yine 1614 ve 1625'te Trabzon, Kazaklar'ın saldırı ve yağmasıyla karşı karşıya kaldı. Hatta 1615, 1620 ve 1624 yıllarında Kazaklar İstanbul'un Karadeniz kıyılarına saldırdılar. İstanbul Boğazı’na kadar inerek Yeniköy’ü dahi yağmaladılar.
Naima Tarihi'ndeki şekliyle Kazaklar’ın 'Yeniköy'ü yağmalamaları şu şekilde anlatılır;
‘’Donanma Kefe tarafında meşgul iken Don Kazağı, Karadeniz'i boş bulup yüz elli adet şayka ile 1033 yılı Şevvalinin dördüncü günü (20 Temmuz 1624) Boğaz Hisarı'na gelûp, Yeniköy'ü yağmaladılar ve birkaç dükkânı yaktılar. Hasaretleri malum olduk da, İstanbul'dan Bostancılar ve Yeniçeriler gemilere bindirilip gönderildi. Bunları gören Kazak eşkiyasi bir an durırıayup geri denize firar ettiler. Melainin bu mertebe ikdam ile Boğaz'a hücumu hiç bir tarihte işitilmiş değildi...’’

DOĞU BULGARİSTAN VE 
ANADOLU’DA HALK İÇ BÖLGELERE ÇEKİLMEK ZORUNDA KALIYOR

Sonraki yıllarda da devam eden Kazak saldırıları, İstanbul'da hem yaygın bir korku yaratır hem de bu saldırılar nedeniyle kıtlık tehlikesi baş gösterir. 1660 yılma ait bir Venedik istihbarat raporu Kazaklar'ın ticaret gemilerine yaptıkları saldırılar nedeniyle, kıtlık tehlikesiyle karşı
 karşıya kalan İstanbul halkının öfkesini dindirmek için IV. Mehmed'in Edirne'den İstanbul'a gelmek zorunda kaldığından söz eder. Kazak saldırıları sonucunda, Doğu Bulgaristan ve Anadolu kıyılarındaki halk, iç bölgelere çekilmek zorunda kalır.
Osmanlı topraklarına yaptıkları saldırılarla Avrupa'da ünlenen 'şayka' adlı teknelerden oluşmuş bu kazak filosunu, Osmanlı karşıtı cepheye kazandırmak için, 1593 'te Papa, 1594'te Kayzer II. Rudolf ve Rus Çarı I. Fedor, Kazaklar'a elçiler gönderirler. II. Osman tahta çıktığında, Kazak tehdidinin iyice artması üzerine Osmanlı İmparatorluğu'nun yönünü kuzeye çevirmesine yol açar. Lehistan sınırında bulunan Osmanlı topraklarıyla Karadeniz kıyıları Kazak tehdidi altındadır. Kazaklar, Osmanlı topraklarına girip yağma yaptıktan sonra sürekli olarak Leh topraklarına sığınırlar. Lehistan ise Kırım Tatarları’nın baskısı altındadır. Bu sırada görevden alınan Bogdan Voyvodası Gaspar’ın isyan ederek Lehistan'a sığınması ortamı iyice gerer. Özi Beylerbeyi İskender Paşa, asi voyvodayı ele geçirmek için harekete geçtiği zaman, karşısında Gaspar'ın askerleriyle birlikte Leh kuvvetlerini de bulur. 1620 yılının Ağustos ayında Yaş civarındaki savaşta Osmanlı ordusu büyük bir zafer kazanır. Leh kuvvetleri bir barış antlaşması imzalamak isterler ancak Kırım Tatarları buna yanaşmazlar. Savaş devam eder ve Leh ordusunun kılıç artıkları. Turla Nehrini geçerlerken yok edilir.
Bu zafer II. Osman'ın ecdadı gibi 'cihangir' olup şöhret kazanma arzusunu kamçılar. Kazak sorunu nedeniyle Lehistan'a bir sefer düzenlemek isteyen Sadrazam Ali Paşa da padişahı savaşa teşvik eder. 1621 yılı Nisan'ında İstanbul'dan yola çıkan Osmanlı ordusu, Turla Nehri'ni geçerek Hotin Kalesi’ne ulaşır ama başarılı olamaz. Bu dönemde, Osmanlı donanması Kazak saldırıları karşısında, Karadeniz kıyılarında sürekli devriye gezer.
Ancak büyük gemiler, Kazaklar'ın küçük ve hızlı tekneleri 'şayka'lar karşısında, fazla bir varlık gösteremezler. Şaykalar özellikle rüzgarsız havalarda, Osmanlı gemilerini çevirerek büyük zararlar verirler.



VİYANA BOZGUNUNDAKİ KAZAK ETKİSİ VE
OSMANLI’NIN İFLAS EDEN KUZEY POLİTİKASI

Kazak saldırılarını önlemek için Dinyeper (Özi) Irmağı'nın ağzına kaleler yaptırılır. Akkerman ve Özi yörelerinde yetiştirilen hayvanlar İstanbul'un iaşesi için kullanıldığından, Osmanlı bu bölgeleri Kazak saldırılarından korumak için büyük çaba gösterir. 1637'de Don Kazakları, Azak'ı ele geçirirler. Kalede bulunanlar kılıçtan geçirilir. Dönem, IV. Murad'ın saltanat dönemidir. İmparatorluk, padişahın demir pençesi altında yeniden canlanmaktadır. İran dize getirilir; ama Kazaklar karşısında yine bir şey yapılamaz. Gönderilen kuvvetler Azak Kalesi'ni Kazaklar'dan geri alamaz. Ancak 5 yıl sonra, Kazaklar'ın destekçisi Rus Çarı'nın savaşla tehdit edilmesi sonucu Azak, Kazaklar'dan tahliye ettirilebilir. Lehistan, 16. Yüzyıl'ın başlarından itibaren sınırlarını korumak için Zaporog Kazakları'nı örgütler. Kazaklar, ateşli silah kullanmaları sayesinde çevrelerinde üstünlük sağlamışlardır. Onlara silah ve barut sağlayan Lehistan ile Rusya da bu ilişkiler çerçevesinde Kazaklar'ı kontrol altında tutarlar. Ancak Kazaklar yine de bağımsız hareket etmeyi başarırlar. 1649 yılında Khmelnisky'nin liderliğinde yarı bağımsız bir devlet bile kurulur. Bu Kazak lideri 1648-1653 yılları arasında, Lehistan'ın egemenliğinden kurtulmak için Osmanlı himayesine girmeye çalışır. Ancak Kazaklar istedikleri desteği alamayınca Lehistan'ın baskısından kurtulmak için, 1654'te Pereyaslav Antlaşması'nı imzalayarak Rus Çarlığına bağlanırlar. Bu durum Osmanlı için önemli bir tehlike yaratır. Kazak sorununu çözmek için Osmanlı, 1672'de Lehistan üzerine sefere çıkarak Kamaniçe'yi ele geçirir ve iki taraf arasında 1676'da imzalanan Zuravno Antlaşması’nda 'Osmanlı'ya tabi olan Kazaklar'a Leh Kralı eski hudutları içinde yer alır. Rusya'nın Ukrayna’daki Kazaklar üzerindeki egemenliğini kırmak için, Osmanlı 1678'de Merzifonlu Kara Mustafa Paşa serdarlığında Ukrayna'ya girer ve Cehrin Kalesi'ni ele geçirir. Bu muharebe Ruslarla yapılan ilk büyük savaştır. Ukrayna'da kısa bir süre için Rus nüfuzu kırılmış olsa da, Viyana bozgunundan sonra Rusya bu bölgelere tekrar egemen olur. 17. Yüzyıl’da Kazak saldırıları yüzünden defalarca Rusya ve Lehistan ile karşı karşıya gelen Osmanlı'nın Kazaklar'ı bu iki devletten koparma yolundaki tutumu birbirine düşman bu iki devleti yakınlaştırır. Viyana önlerinde Lehistan, Osmanlı'ya büyük bir darbe indirir.
Osmanlı'nın Lehistan'a yaptığı askeri harekat da bu devleti Rusya karşısında zayıflatır ve aralarındaki güç dengesi bozulur. 16. Yüzyıl'da izlenen 'tarafsız ve tampon Lehistan' anlayışıyla Rusya ile Lehistan dengesini gözeten 'kuzey politikasının’ Kazaklar yüzünden terk edilmesi Osmanlı İmparatorluğu için olumsuz sonuçlar doğurur. 18. Yüzyıl başlarından itibaren tamamen Rusya'nın egemenliği altına giren Kazaklar, bazı askeri yükümlülükler karşılığında, özerkliklerini korumaya çalışırlar. Ancak 1775'te Zaporog Kazakları'nın özerklikleri kaldırılır. 19. Yüzyıla gelindiğinde, Kazak toplulukları artık 11 gruptan oluşmaktadır. Doğu'ya doğru yayılan Kazaklar, Sibirya'ya ilk yerleşen topluluklardan biri olur. Kazaklar'ın özerkliklerinin ellerinden alınması birçok isyana yol açar. Bunların en ünlüsü Yemelyan Pugaçev ayaklanması olur. ‘’

BALKANLAR’DAKİ 
KAZAK KIRIMI İLE 
TÜRK VE MÜSLÜMANLARA UYGULANAN 
RUS – BULGAR VAHŞETİ

Buğra Tokatlı’nın Popüler Tarih Dergisi için 2003 yılında kaleme aldığı makale burada bitiyor.
Ama tabi ki tarihi süreç bitmiyor.
Rumeli’den Anadolu’ya Türk Göçleri adlı kitabının 18 ve 19 sayfalarında Nedim İpek, (Ankara 1994) bakın bir Kazak katliamını nasıl dile getiriyor:
“Silâhsız Türk ve Müslüman unsuru üzerine saldırtılan Kazaklar, bazen sözde keşif için ordudan 100-150 kilometre uzaklaşmış ve Türk köylerini çevirerek masum ve müdafaasız ahaliyi kadınerkek ve çocuk demeden süngü ve mızraktan geçirerek acımasızca katletmişlerdi. Nitekim, Ağustos 1877’de Ferdice-Kızanlık yolu üzerinde Rus Kazakları ve Bulgarlar tarafından katledilmiş sayısız Müslüman kadın, erkek ve çocuk cesedi bulunmuştur.
Diğer taraftan General Raudha kumandasındaki 26. Don Kazak Alayı, Hainköy çevresindeki köylerde bulunan ahaliyi Tunca istikametindeki dağlara sürmüştür. Temmuz 1877’de Tırnova’dan kaçan 600-700 kişilik bir kafile Kazaklar tarafından toplu olarak katledilmiştir.
Bulgarlar ve Don Kazakları, Tuna Vilâyeti’nde bulunan Türk köylerini yakıp yıkmışlar, ahaliyi kılıçtan geçirmişlerdir. Ocak 1878’de Skobelev’in emrindeki Rus ve Don Kazak askerî birlikleri Harmanlı’da 20 bin arabada çoğu kadın ve çocuk olmak üzere, sayısı çeşitli kaynaklarda 40 bin ile 100 bin kişi arasında değişen bir muhacir kitlesine rastlar. Bunların üzerine saldıran Rus süvarileri ve Don Kazakları muhacirleri katlettiler. Katliamdan kurtulanların da Meriç üzerinde ve dağlar arasında soğuktan ve açlıktan tamamen kırılmalarına sebep oldular.”

BAĞIMSIZLIĞA GİDEN YOLDA 
YAŞANAN İSYAN VE KATLİAM

Birinci Dünya Savaşı’nda ise Kazakları cephelerde görüyoruz. SSCB dağılana kadar Kazak dünyasında kargaşa kan ve isyan bitmedi.
1916'da 19-43 yaş arası bütün erkek nüfusun askere çağrılması üzerine Kazaklar isyan etti. Fakat bu isyan Ruslar tarafından kanlı bir şekilde bastırıldı.
1917 devriminden sonra Alaş Orda adlı Kazak hükümeti kuruldu.
Kızılordu 1920'de Kazakistan'ı işgal etti ve Oranburg'da muhtar bir Sovyet Cumhuriyeti kuruldu.
Daha sonra Alma-Ata başşehir oldu.
Göçebeler 1929'da yerleşik hayata geçmeye zorlandı.
Çok sayıda Rus ve Ukraynalı Kırgızistan'a yerleştirildi.
Buna karşı çıkan Kazaklar hunharca katledildiler.
1936'da yapılan yeni bir düzenleme ile Kazak Özerk bölgesi Kazakistan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti haline getirildi.
Rusya'daki Glasnost hareketlerinden sonra ve 1991 Ağustosu’nda eski Sovyetler Birliğinin dağılmasıyla Kazakistan Cumhuriyeti bağımsızlığını ilan etti. 
Peki bugünkü Kazakistan’ın bir Türki Cumhuriyet olması dolayısıyla bütün bu olaylardan bağımsız yeni bir tarihi sayfa açtığını mı sanıyorsunuz?
Size bunun cevabını 1995 yılında Aksiyon Dergisinde Enes Cansever imzasıyla yayınlanan bir haberden aldığımız pasajlarla verelim:
“Halen yeraltı zenginlikleri bakımından zengin, tahıl açısından ise çok verimli olan Kuzey Kazakistan Bölgesi (Rusya ile sınır) 'nde önemli çoğunluk oluşturan Rus Kazakları, Kazakistan'ın bağımsızlığını hazmedemeyerek sürekli şekilde yaptıkları mitingler ve toplantılarla Kazakistan'ı karıştırtma amacını taşıyorlar. Devlet Başkanı Nursultan Nazarbayev'in reformlarına ve siyasetine karşı sürekli teyakkuz halinde olan Rus Kazakları, nüfusun yüzde 40'ını oluşturan, yeraltı zenginlikleri ve tahıl bakımından verimli geniş topraklara sahip Kazakistan'ın yeniden Rusya'ya bağlanması için var gücüyle mücadelelerine devam ediyorlar. 31 Ağustos'ta yapılan referandumla kabul edilen anayasada Kazakistan'da yaşayan etniklerin hakları güvence altına alınmış durumda. Buna rağmen eski alışkanlıklarını bir türlü bırakmak istemeyen aşırı fanatik Rus Kazakları'nın birtakım aşırı milliyetçi basın organlarını da arkalarına alarak Kazakistan'ı ikinci Yugoslavya haline getirme düşünceleri ise Kazak yöneticileri ciddi manada endişelendiriyor. Bir taraftan basın ve yayın organları, diğer 
taraftan Rusya'da yönetimin başına gelebilmek için Rusya'nın dışındaki Ruslar'a sahip çıkan ]irinovski gibi aşırı milliyetçiler de söz konusu meseleyi sürekli olarak Moskova'nın gündeminde tutuyorlar... ‘’

OSMANLI 18. YÜZYILA KADAR 
EN BÜYÜK DERDİ KAZAKLAR’DAN ÇEKMİŞ

Sonuçta bizim son yediğimiz dayağı atanlar farklı etnik kökenden gelse de gerilimin bu cografyanın dengelerini içeren oyunlardan kaynaklandığı yadsınamaz.
Türkiye bu cografya üzerinde daha duyarlı olmalı, politik ve ekonomik gelişmeleri daha yakından izlemeli ve daha aktif bir konum içine girmelidir.
Osmanlı devletini en çok uğraştıran yabancı güçlerin Haçlı orduları yahut Rusya olduğu zannedilir ama işin aslı pek öyle değildir.
Gördüğünüz gibi Osmanlı 18. yüzyıla kadar en büyük derdi Kazaklar’dan çekmiş.
Osmanlı İmparatorluğu, tarihi boyunca İran’la, Avusturyalılarla ve Ruslarla mücadele etti.
Ancak Osmanlı’yı aciz bırakanlar Kazaklar’dı.
Ben tarihi bu yönüyle aktardıktan sonra Kazakistan seyahatimi ve gözlemlerimi de anlatayım.
Her şey TOSYÖV Bursa’nın Mali Müşaviri dostum Sait Öztürk’ün önerisi ile başladı.
Uzun zamandır içimde var olan Türki devletleri gezme, büyük atalarımın bugün yaşadığımız coğrafyaya gelmeden önceki yurtluklarını görme arzum depreşti.
Üstelik Türklerin yeni yılı olan Nevruz törenlerini de yerinde görecektim.

Birkaç gün sonra Sait ‘’Başkanım ekonomik uçak bileti buldum. Hala vazgeçmediniz değil mi? ’’ diye sorunca döneklik yapmam söz konusu olamazdı.  
İstanbul – Astana seferini yapan Kazakistan Havayolları Air Astana’ya ait Boeing 767’ye bindiğimizde çocuklar gibi mutluyduk.
İki arkadaş Türkiye’den uzaklaşırken öyle hesapsız kitapsız ilk yurt dışı seyahatime çıkmanın derin hazzındaydım.
Şık giyimli, ancak biraz fazla Rusvari, özünden kopuk hosteslerin nezaketi görülmeye değer.
Sabah saatlerinde Kazakistan Devlet Başkanı Nursultan Nazarbayev’in adını taşıyan Astana havalimanına ayak bastığımızda hala jetlag etkisindeydik.
İstanbul’da zaman durmuştu sanki.
Türkiye ile Kazakistan arasındaki 4 saatlik zaman farkını sabahın ilk ışıkları ile selamladığımız Astana caddelerinde daha iyi algıladım.
Türkiye gecenin ortalarında iken burada insanlar
işe gitmeye hazırlanıyordu.
Havalimanında yüzü hiç gülmeyen ve her hallerinden seçkin oldukları belli görevlilerin ve buz gibi Astana sabahının aksine havalimanında oldukça sıcak bir şekilde karşılandık.
Dışarı çıktığımızda bir de ne görelim her yer buz.
Biz Saitle ‘çingenenin düşkünü beyaz giyer kış günü’ anlayışı ve kıyafetlerimizle buralarda gezmeye kalksak donduğumuzun resmi.
Allahtan bizi karşılayan dostlarımızın sıcak ilgisi ve otomobili var.
Kazak kardeşlerimiz Ardabeg Askar ile Ertay Şamilhan’la birlikte günün anısına yaptığımız özçekimin ardından daldığımız Astana caddelerinde ise adeta kendimden geçtim.



ULTRA KENT ASTANA’DA 
BEDAVA DENECEK
KOMİK RAKAMLARA 
KONAKLANIYOR

Bir rüya kentindeydim sanki.
Astana’nın 8 şeritli caddeleri, modern mimarinin eşsiz çizgilerini taşıyan görülmeye değer binaları beni adeta büyüledi.
Devlet Başkanı Nursultan Nazarbayev’in sıfırdan inşaa ettirdiği yeni başkent adına yaraşır görkemiyle her göreni benim gibi çarpıyordur diye düşünüyorum.
Biz hotele gidiyoruz diye düşünürken ev sahiplerimiz bizi çorba içeriz düşüncesiyle bir sabahçı restoranına davet etti.
Bunda uzun süre Türkiye’de kalan ve eğitimini ülkemizde yapan Ertay’ın düşüncesi belirleyici oldu desem yalan olmaz.
Ne de olsa Türk kültürünü yakından tanıyor ve bizim uzun gecelerin ardından soluğu çorbacılarda aldığımızı biliyor.
Biz merakla etrafa ve tezgahtaki yemeklere bakarken her gördüğümüzü fotoğraflayan tavrımızdan tedirgin olan mekan sahibinin tepkisi ile karşılaşıyoruz.
Ne olduğunu anlamaya çalışırken Ertay misafir olduğumuzu belirten açıklaması ile durumu çabucacık kontrol altına alıyor.
Allahtan yanımızda Kazak dostlarımız var ve kısa zamanda durum normale giriyor.
Ben her gittiğim yerde yöresel tadları denediğim için hemen Kazaklara özgü bir çorba söyledim.
Fakat sabahın bu tan vaktinde uykudan uyanan Kazaklar’ın ne yediğini görseniz inanamazsınız.
Bizdeki gibi bir kahvaltı kültürleri yok.
O nedenle pizzadan, etli yemeklere ve hamur işlerine kadar bin bir çeşit yiyecek sabah menülerini süslüyor.
Kazaklarla birebir temasımızın ardından hızla akan bu dakikaları geride bırakıp meraklı gözlerle kenti inceleye inceleye soluğu hotelde alıyoruz.
Ben buraya gelmeden önce Astana’daki hotelleri incelerken gördüğüm konaklama ücretlerine şaşa kalmıştım.
Gerçekten öyle.
Konaklama bizim paramızla bedava denecek rakamlara. 
Başkentin en önemli ve 5 yıldızlı otelleri olmasalar da orta dereceli 3-4 yıldızlı tesislerin konaklama ücretleri mevsiminden midir nedir 30-50 lira arasındaydı.
Birkaç saatlik dinlenmenin ardından kıyafetlerimizi de takviye ederek bizi almaya gelen dostlarımızın ardından Astana caddelerinde kayboluyoruz yeniden.
İhtişam ve asaletin birleştiği bu kentte yaşamak bir ayrıcalık doğrusu.
Estetiğin bütünlediği Kazaklara hayranlığım Astana nedeniyle bir tutkuya dönüştüyse bunu anlatmak değil yaşamak gerek diye özetleyebilirim.

https://www.youtube.com/watch?v=fq_Ol6XoDBk

MİMARLIK ŞAHESERİ BİNALAR GÖRÜLMEYE DEĞER

Asya’nın Dubaisi olarak da adlandırılan kent bizzat Nazarbayev’in talimatıyla kurulmuş.
Başkent olarak 1997 yılında taçlandırılan Astana adeta yoktan var edilen bir şehir.
Başkent ilan edilmesiyle birlikte girişilen modern Kazak başkenti yaratma çalışmalarıyla şehircilikte harikalara imza atılmış.
Devlet başkanı Nazarbayev’in ulusuna adeta geleceği armağan ettiği bu kente ultra modern görüntüsü nedeniyle aşık olmamak elde değil.
Kalın bir buz tabakası ile kaplı Esil Nehri’nin kenarında bizi karşılayan Kenesarı Han’ın anıtı Kazak geçmişinin görkemini yansıtıyor.Zamanın akıp giden sarmalında kendimizi unutmuşken acıktığımızın doğal dürtüsü ile soluğu kentin klasikleri arasındaki en ünlü restoranında alıyoruz.
İşim de denilen Esil Nehri ile adeta bütünleşen bir konumda olan ‘Helal Restoran’ ise süslemeleri ve dekoruyla adeta göz kamaştırıyor.
Tamamen Kazak mutfağını yansıtan sunumuyla bizim için özel siparişler hazırlanıyor.
Masaya ilk gelen tamamen at etinden oluşan bir spesiyal ve oldukça merakımızı çekti.
Atın değişik yerlerinden alınmış etlerden hazırlanmış bu sövüş tarzı, ancak oldukça lezzetli yiyeceği sadece çok özel konuklara ikram ederlermiş.
Biz bir taraftan çekim yaparken ardından masaya ahşap kap içerisinde sıcak suyun buharında pişirilmiş mantı geliyor.
Ancak her katında ayrı lezzet barındıran ve kuşbaşı doğranmış kuzu eti ile doldurulmuş bu mantıyı Türkiye’de yemeniz olanaksız.
Bu da Kazakistan’a özel bir yiyecek.
Yemeğimizin ardından bölgeye ait bitkilerden damıtılmış çay ikramını ise anlatacak kelime bulamıyorum.
Karnımızı bir güzel doyurup gerçekleştirdiğimiz koyu sohbetin ardından kendimizi donmuş nehrin etrafındaki yürüyüş parkuruna atıyoruz.

Değişik anıtsal yapıtların olduğu bu parkur buz tutmuş Esil nehrinin güzelliği ile büyüleyici bir atmosfer oluşturuyor.
Bu nehrin kenarındaki anıtların en ilginci ve bana heyecan vereni ise o an göremediğimiz ancak sonradan varlığından haberdar olduğum Atatürk anıtı.
Esil nehrinin kıyısına yaptırılan Atatürk anıtının açılışını bizzat Devlet Başkanı Nursultan Nazarbayev yapmış.
Başkent Astana’da Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün anıtının bulunması Nazarbayev’in anlatımıyla şu sözlerle ebedileşmiş: ‘’Atatürk, Türk milletinin yetiştirdiği en büyük liderdir’’
Bu kısa zaman diliminin ardından zamanın akşam saatlerine geldiğini fark ediyor ve kendimizi dinlenmek üzere hotele atıyoruz.

https://photos.google.com/photo/AF1QipNOsiMJojbmyQ0VAQY0H2XbQnhpinkEOdFf8EuS

OSMANLI DÖNEMİNDE, İSTANBUL’A DA 
‘PAY-İ TAHT’ YANİ ‘BAŞKENT’ 
ANLAMINDA ‘ASİTANE’ DENİRMİŞ.

Malum ertesi gün Nevruz bayramı ve bu Kazak milletinin en büyük kutlaması.
Bu töreni kaçırmamamız ve o heyecanı yaşamamız gerek.
Sabah erkenden uyanıyoruz.
Dostlarımız Ardabeg Askar ile Ertay Şamilhan’ı heyecanla beklerken bir taraftan da kahvaltımızı yapıyoruz.
Ardabeg’in aracıyla yola çıktığımızda heyecanımız zirve yapıyor.
Astana’nın yönetim merkezi sayılan meydana ulaştığımızda geleneksel kazak çadırlarının olduğu taraftaki mahşeri kalabalığa karışmadan Kazak Ana anıtının önünde Türkiye’ye Nevruz selamı yolladığımız videoyu çekmeyi unutmuyoruz.
Kazak ananın öyküsünü dinlediğimiz Ardabeg bize etraftaki birbirinden alımlı anıtsal yapıları tanıtırken bir büyülü dünyaya adım attığımızı farkediyorum.
Kazakistan’ın başkenti Astana, bu ismi 1998’den beri taşıyormuş.
Astana, Kazak dilinde ‘başkent’ demek.
Hemen, çarpıcı bir benzerliğe işaret etmek için internette araştırma yaparken bulduğum bir bilgiyi aktarayım.

Eskiden, Osmanlı döneminde, İstanbul’a da ‘pay-i taht’, yani ‘başkent’ anlamında ‘Asitane’ denirmiş.
Ruslar çarlık yıllarında buraya Akmolinsk adını vermiş.
Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği (SSCB) dönemindeki adı ise ‘Bakir Topraklar Şehri’ anlamına gelen Tselinograd’mış.
Kazakistan’ın bağımsızlığını ilân ettiği 1991 yılında, şehrin adı önce Akmola olarak değiştirilmiş.
Akmola, ‘Aktürbe’ anlamına da geliyor.
Nazarbayev’in doğum yeri de olan kent 1997 yılında başkent ilan edilmiş ve adı da Astana olarak yenilenmiş.
O tarihten beri sıfırdan imar edilen kent bu gün adına yaraşır bir görkeme sahip.
Dostlarımızın aktardığına göre Kazakistan bağımsızlığını ilan ettiği 1990 yılında eski başkent Alma-Ata başta olmak üzere belli başlı kazak kentlerine giren Rus Ordusu buralarda büyük katliamlar yapmış.

O tarihlerde öldürülen veya kayıplara karışan Kazakların sayısı bu gün bile tam olarak belirlenemiyormuş.
Astana’nın kuruluş hikayesi 1830’lu yıllara denk geliyor.
Çarlık Rusya’sı zamanında İşim nehri kıyısına kurulan bir askeri karakolken zamanla gelişip küçük bir kasabaya dönüşmüş.
İlk zamanlar burası tüccarların mallarını pazarladığı boş ve geniş alanlardan ibaretken sonradan merkeze inşa edilen küçük bir askeri kale sayesinde büyüyerek bölge için önemli bir jeopolitik merkez haline dönüşmüş.

YENİ KUŞAKLAR RUS ETKİSİ 
VE DİLİNDEN UZAK 
YETİŞTİRİLMEYE ÇALIŞILIYOR

Sovyetler Birliği döneminde rejimin tarımsal politikalarının da merkezi haline gelen Astana
uçsuz bucaksız topraklarında yetişen buğday sayesinde de oldukça fazla ünlenmiş.
Hatta kente Rus yerleşimciler ile esir Volga Almanları da gönderilmiş.
Bugün 1 milyona yakın nüfusu olan Astana’nın başkent ünvanını Almatı’dan devralmasının nedenleri olarak stratejik ve coğrafi konumu, deprem riskinin az olması, zengin kaynakları ve ülkenin modern bir başkente kavuşma isteği olarak belirtiliyor.

Biz bayram yerindeki kalabalığa karıştığımızda tören başlamak üzereydi.
Önce sahneye çıkan görevliler günün anlam ve önemini belirten konuşmalar yaptı ardından da  sanatçılar sahne alarak birbirinden güzel eserler seslendirdiler.
Bütün bu hengamenin içerisinde alanda kurulan ve konuklara çeşitli ikramların yapıldığı desenleri ve işlemeleri ile oldukça alımlı Kazak çadırlarını gezmeyi ihmal etmiyoruz tabi.

Eski zaman savaşçılarının zırhlara bürünmüş haliyle temsili dövüşleri yapılan Rusça anonslar ile dikkat çekiyor.
Burada Rusça en az Kazakça kadar konuşuluyor.
Rus hegamonyasının bu günlere armağanı olan Rus dilinden ve Kazakça’daki Rusça kelimelerden arınmak için bu günlerde okullarda özel bir proğram ile çocuklara yeni türetilmiş kelimelerden oluşmuş Kazakça öğretiliyormuş.
Öze dönme politikasının bu uygulaması ile yetişen yeni nesiller anne babaları ile iletişim kurmada bazen zorlansalar da Nazarbayev’in yeni nesli Türkçemizin bir lehçesi olan Kazakça ile daha aydınlık ve modern bir ulus olma yolunda ilerliyor.
Türkçe’nin J hali diyebileceğimiz Kazakça Türkçe’de Y ile ifade edilen her kelimeye J harfinin konulması ve C harfi yoğunluklu konuşuluyor. 
Benim en dikkatimi çeken bu idi.
Bir dikkat çekici özellik de Sovyet Rusya döneminde yaşanan kültür dezenformasyonu sonucu toplumun Kazakça’dan çok Rusça konuşuyor olması.
Hala Kiril alfabesini kullanıyorlar.
Türkçe'nin bir lehçesi olmakla beraber mesela Türkmen, Özbek ve Azeri Türkçesi kadar bize yakın ve anlaşılır değil.
Ancak dikkatli dinlediğinizde kelimeleri anlıyor ve ifade edileni kavrıyorsunuz.
Anlaşılamaz olan ise kazakların bu dili konuşmamalarıdır.
Türki diller içerisinde sayılan Kazakça kelimeler ve telaffuz açısından bize göre biraz farklı, gramer ise o kadar da farklı değil.
Kazakça Türkçe’nin Kıpçak koluna ait.
Kazakların Kazakça yerine Rusça konuşmaları Bulgaristan’da yaşayan Türkler’in ana dillerin yerine Bulgarca kunuşmaları gibi oldukça düşündürücü bir durum.
Yaşanan ‘mankurtlaşma’nın Türk dünyasındaki yansımasından başka bir şey değil.

Ancak dili gramer açısında incelediğimizde Türkiye Türkçesi ile birçok benzerliklere rastlanmaktadır. 
Mesela iyelik ekleri değişmeden kalmış.
Ayrıca Anadolu Türkçesi’nde var olan birçok kelime Kazakçada da mevcut.
Kazakça’da çok fazla sayıda öz Türkçe kelime bulunmakta, sayılar ise aynen bizde olduğu gibidir.

Ben Kazaklar ile aramızdaki dil birlikteliğini gözlemlerken bir ara meydanda kurulan bir platform üzerindeki sporcular dikkatimizi çekiyor.
Grekoromene benzer bir Kazak güreşi yapılıyor.
Kendine güvenen ve cesaretini sınamak isteyen Kazak gençlerin gösterisi bu.
Adını görevlilere yazdıran herkes bu güreşlere katılabiliyor.
Günün sürprizi ise bir TV sunucusunun bizimle röportaj yapma isteğiydi. 
Türkiye’den geldiğimizi öğrenen ‘TV Kazak Habar 24’ ekibi Sait kardeşimle bir söyleşi yapmasının ardından bizi geleneksel Kazak yaşamının sergilendiği tarihi Kazak çadırına davet ederek konuk etti ve çekimler yaptı. 
gece sadece Kazakistan’da değil aynı zamanda Rus televizyonlarındaydık ve nevruz mesajımız tüm Türk dünyasındaki kardeşlerimize ulaştı.

İlk bayram günümüzü istemeyerek noktalarken akşam yemeği için ağırlıklı olarak gençlerin gittiğini öğrendiğimiz bir bar restoranı tercih ediyoruz.
Modern Kazak gençliğinin arkadaş grupları ile yemek yiyip eğlendikleri bu mekandaki gecemizin ardından ertesi gün Astana’yı keşfe çıkıyoruz.
Astana, ultra modern havasıyla İşim nehrinin ikiye böldüğü bir şehir olarak gezmeye görülmeye değer bir kent.
Kent merkezinde ve nehir kıyısında yükselen rengârenk modern binalarıyla göz alıyor.

Ülkenin bağımsızlığa kavuşmasından sadece dört yıl sonra, bozkırın ortasında kurulmaya başlayan kentin ihtişamlı hükümet binaları, mermer sarayları ve geniş bulvarları, Orta Asya steplerinin çehresini değiştirmiş.



MODERNİTEDE KAZAK ULUSAL KÜLTÜRÜ İMZASI

Birbirini 90 derecelik açıyla kesen düzgün planlanmış caddeler özellikle dikkat çekiyor.
Dünyanın en büyük şantiyelerinden biri olarak kabul edilen Astana  aslında, Kazakistan Devlet Başkanı’nın gerçeğe dönüşen rüyasıymış.

Kazakistan Cumhurbaşkanı Nursultan Nazabayev, Astana’nın bir ‘mega kent’ olmasını ve dünyadaki ilk 30 şehir içinde yer almasını planlamış.
Nazarbayev Astana’yı tüm Kazakistan için bir model kent haline dönüştürmüş.
Kentin mimarisi, altyapısı ve halka getireceği refah katkısı için hedefler en üst düzeyde tutulmuş.

Yeni başkent baştan aşağıya uluslararası bir ekip tarafından ve dünyaca ünlü mimarlarca inşa edilmiş.
Mühendislik harikası olan dev ölçekli projeler, Kazakistan’ın göçebe geçmişiyle bugününün birleşimi olarak tasarlanmış.
Yani bir tür Avrasya sentezi.
En modern eserlerde dahi Kazak ulusal kültüründen izler var.
Ulusal kimlik göz ardı edilmeden gerçekleştirilen bu yapılaşma ortaya oldukça gösterişli bir başkent çıkarmış.
Özellikle göze çarpan en görkemli anıtlardan biri konumundaki Bayterek Kulesi 105 metre yüksekliğindeki devasa görünümüyle Astana’yı kuş bakışı izleyebileceğiniz bir yer.
Kule, bir efsaneden yola çıkılarak inşa edilmiş.
Bayterek, Kazaklar için uzun ömürlülüğün ve bilgeliğin simgesi olan bir ağacın adı.
‘Ömür Ağacı’ olarak da adlandırılıyor.
Dudak uçuklatan ihtişamı ve Kazaklar için adeta bir zaman tüneli konumundaki haliyle
Ulusal Müze’de de gördüğümüz ‘Samuruk’ isimli bu kartal Ömür Agacı ile ilişkilendirilmiş.

Kazak ulusal bayrağında da bu kartalın olduğunu hatırlatarak her yıl yumurta yaptığı bu ömür ağacını simgeleyen Bayterek’in günümüzde barışın ve hoşgörünün sembolü sayıldığını belirtelim.
Anıtın tepesinde bulunan 22 metre çapındaki sarı yuvarlak bölüm, kartal yuvasındaki yumurtayı temsil ediyor.
Panoramik salon ise Astana’nın 1997 yılında başkent olması nedeniyle 97. metrede yer alıyor. Anıtta ayrıca Devlet Başkanı Nazarbayev‘in sağ elinin izi var.
Bu noktaya elinizi koyduğunuzda Kazakistan Milli Marşı çalmaya başlıyor.
Anıtın içinde ayrıca sanat galerisi, akvaryum ve kafeler de var.
Astana Tarih Müzesi ise kesinlikle gezilmesi, görülmesi gereken anıt yapılardan biri.
Tam 4 saat zaman ayırdığımız bu bina zaman yolculuğuna çıkarıyor her insanı adeta.
Burada Kazak tarihi ile birlikte aslında insanlığın, dolayısı ile proto Türkler’in de  bozkırlardaki ilk tarihine tanıklık ediyorsunuz.
Kendilerini büyük Türk ailesinin bir parçası olarak gören Kazaklar muhteşem bir Türk tarihi anlatımı sağlamışlar burada.
Tüm Türki uluslar bu müzede yerlerini almışlar.
Müze geçmişten günümüze uzanan Kazak sosyal, siyasal, kültürel ve ekonomik tarihinin tüm yönlerini adeta görsel bir şölen ile size sunuyor.

KAZAK AİLE KONUKSEVERLİĞİ VE ZERAFETİNİN
EN GÜZEL ÖRNEĞİNİ YAŞAMA İMKANI  BULDUK

Müzenin tamamı çok etkileyici ancak dikkat çeken bir bölüm de Kazakistan’da 1930 ila 33 yılları arasında yaşanan ve 2 milyona yakın Kazak insanımızın açlıktan kırıldığı yoksulluk yıllarının anlatıldığı bölüm.

Kazakistan Ulusal Müzesi’nde ülkenin ve Kazak ulusunun tüm geçmişini tarih öncesi çağlardan bu güne kadar yaşama şansınız var.
Ücretli gezilebilen bu müze bünyesinde elbette ki Kazakistan’da bulunan dünyanın en büyük uzay üssü Baykonur ile uzaya gönderilmiş uyduları da barındırıyor.
‘Altın adam’ olarak adlandırılan bölümün ayrıca ücretlendirildiği ve gezilebildiği müze muhteşem bir mimariye sahip.

Göz alıcı ve büyüleyici bu yapıdan akşamın olduğu ve dolayısı ile müzenin kapanacağını belirten anonslar ile görevlilerin şaşkın bakışları arasında en son ayrılıyoruz.
Bu yorucu günün ardından bizi bir sürpriz daha bekliyor.
Dostumuz Ardabeg bizi bayram yemeği için evine davet ediyor.
Yani ‘özel konuklar’ olarak bir Kazak evine misafirliğe gidiyoruz.
Evin en büyük kızı Arucan ile kardeşleri Ayzere ve Aydana bizi kendilerine özgü kıyafetleri ile kapıda karşılıyor.
İlerleyen dakikalarda Arucan’ın bize özel sergilediği dans ise Kazak zerafetinin bir görsel sunumuydu adeta.
Evin en küçüğü Aydana henüz emeklemeye başlamış ve tüm bu olup bitenleri algılama çabasında, tüm ısrarlara rağmen annesinin kucağından inmeyi reddediyor.

Evin hanımefendisi Anar tüm gün uğraşarak hazırladığı yemeklerden mükellef bir sofra donatmış.
Sadece kuş sütü eksikti desek yalan olmaz.
Kendisine minnet borçluyuz.
Yemeğin sonunda kımız ikramı yapılacağını duyunca Ardabeg’in ‘’Salud’’ diyerek bana her defasında fondip yaptırdığı votkayı hemen kesiyorum.
Bir gece önce neredeyse bir şişe votka içtiğime tanık olan ev sahibinin şaşkınlığını görmeliydiniz.
Eh ne de olsa aile ortamındayız ve akabinde ikram edilecek kımız delikanlılığımıza helal getirir korkusuyla tedbirli davranıyorum.
Kımız at sütünün mayalandırılması ile elde edilen bir içecek türü.
Biz Türkiye’de bu içeceği bir nevi rakı gibi algılıyoruz ama öyle değil.



Tabi aşırı tüketildiğinde içeriğindeki düşük alkol bile insanı sarhoş edebiliyormuş ancak burada çocuklar bile bu içeceği tüketiyor.
Hazmı kolaylaştırıp, mideyi ve bağırsakları rahatlattığı için özellikle yemeklerden sonra tüketildiğini öğreniyoruz.
Ev sahiplerimizden izin isteyip kalktığımızda saat 23.00 civarıydı.
Bir an önce otele varıp yorgunluğumuzu atma derdindeyiz.


ASTANA’DA CUMA SELAMLIĞI VE İSLAMİYETİ YAŞAMAK

Ertesi gün Cuma, yani Astana’da son günümüz ve üstelik bayram devam ediyor.
Cumartesi öğleden sonra dönüş yolculuğuna başlamadan hala hazırda birçok yerini gezip görmediğimiz kenti hallaç pamuğu gibi atma sevdamız sürüyor.
Astana’da Cuma günlerinin ne anlama geldiğini Hazret Sultan Camii’ne vardığımızda öğrendim.
İhtişamı ile göz kamaştıran kentteki bu önemli yapı da Kazakistan’ın, hatta Orta Asya’nın en büyük camisiymiş.
Hazret Sultan Camii hem geleneksel hem de modern çizgiler taşıyor.
Tarihimizin önemli isimlerinden Ahmed Yesevi’nin lakaplarından biri özellikle isim olarak konmuş.
İçinde ve avlusunda aynı anda 10 bin kişinin namaz kılabildiği bu cami 18 bin metrekare alana kurulu.
Beyazın en saf tonundan mermerler ile inşa edilmiş bu inanın yüksekliği 55 metrekare, 4 adet olan minarelerinin boyu ise 77’şer metre.
Astana’nı gösterişli ve abartılı yapılarının en göz alıcı olanlarından biri olan Hazret Sultan Camii’de namazın ardından cemaatin en yaşlılarından biri tarafından verilen vaaz ise oldukça ilgimi çekti.

Herkesin birbirinin bayramını kutladığı maneviyatımızın zirve yaptığı bu dakikalarda biz bu kutsal mekandan ayrılmayarak bir sütunun dibine oturup anın tadını çıkarıyoruz.
Said kardeşimin cemaatin en az üçte biri ile hemhal olduğu o anları görmeliydiniz.
Bir süre sonra Kazak gençlerinin oldukça büyük ilgisi altında avluya çıktığımızda bir de ne görelim.
Bizim çoktan unuttuğumuz geçmişimize ait en ilgi çekici sporlar hala gündemde.

Bir tarafta ip çekme yarışması oluşturulan takımlar vasıtası ile sergilenirken, bir yanda bilek güreşi tutanlar ile bizdeki matrak benzeri ancak kaldırılıp döndürülmesi oldukça zor bir cisimle yapılan güç ve kas gösterisi oldukça fazla ilgimi çekti. 
Bizimkiler ip çekme yarışmasına dahil olsalar da ben kalabalığın arasında yitip gittiğim için benim olmadığım ikinci denemede yarıştan kopmak zorunda kaldıkları için üzüldüm desem yeri var.
Bu spor gösterilerinin galipleri belli olan final aşamasına kadar sürdüğünü de belirteyim.

Gezimizin son gecesinde yorgunluğumuzu atmak için kendimizi Astana’da bulunan çok sayıdaki spa merkezlerinden birine atıyoruz.
İçerisinde havuz ve sauna da bulunan bu işletmeler oldukça konforlu ve ucuz.


https://www.youtube.com/watch?v=C1jVz-cxJKk

YOLDA KALMAK GİBİ BİR DERT YOK, HER ARAÇ TAKSİ

Bu kentte en ilgimi çeken bir anımı da aktarmazsam burayı eksik anlatmış olurum.
Astanalılar hiç taksi sorunu yaşamıyor.
Araç sahibi olanların neredeyse tamamı yol kenarında beklediğinizde sizin önünüzde durup 

nereye gittiğinizi soruyor.
Oldukça keyif verici bu durum nedeniyle çok cüzi bir ücretle birkaç tenge ödeyerek istediğiniz yere gitmeniz mümkün.
Yani burada yolda kalmak diye bir kavram yok.
Araç sahipleri birbirinden lüks araçları ile sizi alabilmek için adeta yarışmaktalar.
Bu kentteki son günümüzde çoğu Türk firması Sembol İnşaat’ın imzasını taşıyan birbirinden güzel eşsiz binaları ve tabi ki eski Astana’nı Pazar yerlerini de gezmeyi ihmal etmiyoruz.
Yaptığım araştırmada Sembol İnşaat’ın Astana Arena Stadı, Han Çadırı, Barış Piramidi, Rixos President Astana, Bağımsızlık Sarayı, Ulusal Askeri Akademi, Nazarbayev Üniversitesi, Hazret Sultan Cammi ve Astana Medya Merkezi gibi önemli yapıları inşa ettiğini öğrenince ayrıca gururlanıyorum.
Ülkenin sembolü haline gelen kültürel, askeri ve sosyal yapılara Sembol İnşaat imza atmış adeta.
Buradaki en önemli bir diğer yapı da Astana Barış ve Hoşgörü Piramidi.
Zamanımızın kısıtlı olmasından dolayı çok istememe rağmen Atatürk Anıtı gibi gezip göremediğim için bir yanımı eksik hissettiğim bu yapı dünya barışının ve dinler arası hoşgörünün sembolü olarak tasarlanmış.

Bu dev piramidin içinde tam 18 dine ait ibadet yerleri bulunuyormuş.
Ayrıca bin 500 koltuklu bir opera salonu, müze, kültür merkezi, kış bahçesi, konferans salonu, sanat galerisi, kafe-restoran ve bir de kütüphane de bulunan bu eseri anlatanlar özel bir ışıklandırma tekniği sayesinde, dış cephesi çeşitli renklerle aydınlatılabilen bu piramidi geceleri seyretmenin ayrı bir şölen oluşturduğunu belirtiyorlar.
Kentteki en dikkat çekici yapılardan biri de adından da anlayacağınız gibi Hanşatır (Han Çadırı).
Dünyanın en büyük şeffaf çadırı niteliğindeki bu yapıyı görmeye gittiğimizde Astana’yı birden bire etkisi altına alan şiddetli bir kar fırtınasının ortasında bulduk kendimizi.
Buna rağmen Han Çadırı’nın önünde özçekim yapmayı ihmal etmedik.
Bu camdan yapı 10 futbol stadyumunu kapsayacak büyüklükteki bir alışveriş ve eğlence merkezi.
Astana’nın başkent ilan edilişinin 12. yıldönümünde hizmete girmiş.
En katında yüzme havuzu ile bir botanik parkında bulunduğu 150 metre yükseklikteki yapı sokakları ve meydanları olan devasa bir alışveriş merkezi aslında.
Mini golf sahası ile küçük bir ırmak, hatta birçok durağı olan mono-ray sistemi de bulunan Han Çadırı da görülmeye değer yerlerden biri. 


Sıcaklığın kışın eksi 40 derecelere düştüğü Astana’da tropikal bir rüya yaşatıyor adeta insana.
Kumu Maldivler’den getirilmiş bir yapay plajı bile var.
Yüzyılın mimari örnekleri arasında sayılabilecek bu yapı, Orta Asya kültüründen hareketle oluşturulmuş bir konsepte sahip.

Han Çadırı’nın 90 metre yüksekliğinde asimetrik bir koni formundaki tasarlanmış şeffaf çatısı  doğal gün ışığından faydalanılacak şekilde dizayn edilmiş.
Burada bulunduğumuz saatler içerisinde de zamanın nasıl aktığının farkına varmadık.
Bayram olması nedeniyle çocuklara yönelik özel eğlencelerin hayata geçirildiği bu muazzam yerde en üst kattaki raylarda hareket eden ve tur atmanızı sağlayan mini trenlere binemesek de kalabalığa karışıp Kazak mutfağının değişik lezzetleri ile kendimize güzel bir ziyafet çekmeyi ihmal 
etmedik.



Günün bir başka sürprizi ise yıllar önce Bursa’dan buraya gelerek yerleşen ve ticaret yapan Ömer Anar’ın ile buluşmamızdı.
Kazak bir kızla evlenip çoluk çocuğa karışan Ömer’i işlettiği dükkanın bulunduğu pasajda ziyaret ettik.
‘’Bursa nere, Astana nere’’ demeyin.
Dünya küçük.
‘’Dağ dağa kavuşmaz ama insan insana kavuşur’’ dememiş atalarımız boşuna.

TÜRK MALLARINA MUHTEŞEM BİR İLGİ VE TALEP VAR

Ardabeg bizi gezdirmekten bıkmış olabilir ancak bizi kırmayarak son gün bile Astana’yı harmanlamaya devam ediyoruz.
Bayterek kulesinin bulunduğu geniş alana vardığımızda bir ucunda Nazarbayev’in resmi ikametgâhı ve çalışma yeri olan Cumhurbaşkanlığı Sarayı ‘Ak Orda’ bize görsel bir şölen sunuyor.

Ancak zaman darlığından dolayı burayı uzaktan seyretmekle yetiniyoruz.
Sadece burayı da değil şimdiden dünyanın en önemli kentleri arasına giren Astana’da gezip göremediğimiz Çağdaş Sanatlar Müzesi, Devlet Başkanlığı Kültür Merkezi, Sanatçılar Evi, Bayseyitova Ulusal Opera- Bale Tiyatrosu, Kazak Müzik-Drama Tiyatrosu ve Gorki Rus Drama Tiyatrosu gibi mekanlar ile bir çok sanat galerisi de yürek yangınımız olarak geride kalıyor.
İstanbul’da yapılan ‘Türkçe Konuşan Ülkeler Zirvesi’nde alınan karar gereğince 2012 yılında verilen ‘Türk Dünyasının Başkenti’ ünvanını da taşıyan Astana etnik ve dini çeşitliliğin uyum içinde birlikte yaşayabildiği Avrasya’nın da kalbi niteliğinde.
Astana’nın ekonomik yanını görme imkanı da bulduğumuz gezimizde uçağı kaçırma pahasına da olsa eski  kenti ve bölgeyi de gezmemezlik etmiyoruz.
Kentin modern merkezi ile eski tren istasyonu arasında kalan bölüm buranın Sovyet geçmişinin izlerini taşıyor.
Bağımsızlıktan bu yana çok az değişime uğramış eski Astana’daki binalar soğuk görünümlü ancak merkezi sıcak su şebekesi ve kalorifer tesisatına sahip.
Açık pazar niteliği de taşıyan Astana’nın en büyük çarşısı burada.
Kıyafet başta olmak üzere her çeşit malın uygun fiyata müşteri beklediği bu pazar yerinde gezerken Türk mallarına yönelik ilgiyi görünce acayip mutlu oluyorum.

Öyle ki Çin malları bile burada sahte etiketler basılarak Türk malı adı altında satılmaya çalışılıyor.
Bazı dükkanlar bunu aşabilmek için vitrinlerine ve kapılarına Türk bayrağı asarak kendilerinde kaliteli mal satıldığını belirtme ihtiyacı hissediyor.
Bu rüya kentine yapacağınız gezi Türk dünyasını tanıma adına atılmış en önemli adım olabilir.
Kesinlikle herkes gezip görmeli, kazak konukseverliği ile zerafetaine tanık olmalı.

NOT: 

Kazak tartihi üzerine altta linkini vereceğim 

Prof. Dr. Sabri HİZMETLİ'nin  makalesini mutlaka okumalısınız.

http://dergipark.gov.tr/download/article-file/260870